SlideShow

...
7

**BÖLÜM 6**

Cassiel Adams

Dee nin  – Aphrael ın -  gidişiyle James de ben de yıkılmış durumdaydık. Nedenlerimiz farklı olsa da ikimiz de çaresizdik. İkimiz de allak bullaktık. Ben doğru olanı yaptığımı bilmeme rağmen suçluluk duygusuyla kıvranıyordum. Neden olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Belki de her şey için suçluydum. 666 yıldır yaptığım her şey için. James ise bambaşka bir âlemdeydi. Bu gün yaşananlar ona Dee nin içinde Aphrael olduğu sürece birlikte olamayacakları gerçeğini tüm netliğiyle bir kez daha göstermişti. Ondan ikisinin de iyiliği için uzak durmalıydı ama bu istediği son şeydi. Dee yi o şeytanla baş başa, korunmasız ve tamamen yalnız bırakmak da bu hayatta yapacağı son şeydi. James olanlardan kesinlikle sorumlu olmamasına rağmen kendini suçluyordu. Dee yi bu durumdan kurtaramadığı için kendine kızıyordu. Tabi ben, Aphrael ve başlarına bunların gelmesine neden olan daha kim varsa onlara da kızgındı. E haksız da sayılmazdı. Ondan özür dilemek istiyordum. Suçlu olduğumu düşündüğüm o her şey için… Ama konuşacak durumda değildim. Düşünmek bile beni yoruyordu. Sanırım bugün toplu depresyon günüydü. Ve kendini böyle hissetmeyen herkesi lanetliyordu. James bir kere bile yataktan kalkmadı. Bir ara annesi kapıyı çalıp içeri girdiğinde uyuyormuş gibi yaptı. Gerçekte annesine yaptığı o küçük numara kadar kolay değildi uyumak. İkimizde sabaha kadar gözümüzü bile kırpmadık. James bütün gece tavanı seyretti. Doğal olarak bende. Sabaha kadar belki 1000 tane kurtuluş senaryosu yazdık. Sonuçsa koca bir hiçti. Alarm sesiyle doğrulduk. Bütün gece sırtüstü yatmaktan ağrılarımız vardı. Ama bunlar şu anda dert edilemeyecek kadar küçük şeylerdi. James kalkıp sıcak ve uzun bir duş aldı. Annesi ve babası daha fazla endişelenmesin diye istemediği halde kahvaltı etmeye çalıştı. Sonra da arabasına atlayıp okula gitti. Arabanın içinden çıkmadı. Otoparkın doğu tarafı okul saati olmasına rağmen sessizdi. Telefonu alıp Dee yi aradı. Hiçbir şey demedim. Bu güne kadar söylediklerim bizi nereye getirdi görmüştük. Daha ne kadar kötü olabilirdi ki? Bu savaşı kaybetsem ne olabilirdi? Ne olacağı açıktı tabi. Düşecektim, tamamen ve geri dönüşü olmayan bir şekilde. Beni ben yapan ne varsa kaybedecektim. Ailemi, kendimi, kanatlarımı, her şeyi… Yerini neler alacaktı peki? Bir hafta bile olmadan bıktığım, hayatımda ilk defa bu kadar düşündüğüm, zorlandığım, çaresiz hissettiğim boktan bir hayat… Ne tam anlamıyla onlardan biri olacaktım ne de bir melek. Ve ölüm beni bulana kadar da nereye gittiğini, ne tarafa ait olduğunu bilmeyerek yaşamaya çalışacaktım. Ama beni üzen şeyler listesinin başını tabiî ki de bunlar almayacaktı. Arkasından yasını tutacağım en büyük şey babamın ve kardeşlerimin bana olan güveni ve sevgisi olacaktı. Sanırım bunlar bir melek için bile vazgeçilmesi kolay şeyler değildi. O yüzden bir çözümü olmalıydı. Bir şeyler yapmak zorundaydım. Bunları düşünürken James in ne konuştuğuna tam konsantre olamasam da üzerinde yarattığı hayal kırıklığı ve hüzünden iyi olmadığını anladım. Düşüncelerine odaklandığımda ise Dee nin yapmaya çalıştığı şeyi gördüm. Aphrael ın iki planı var demişti dün. Birincisi benim onu reddetmemle suya düştüğüne göre sıra B planındaydı. Bu da James i ortadan kaldırmaktı. Böylece ben evime dönecektim o da zaferin getirdiklerinin tadını çıkaracaktı. Dee nin yapmaya çalıştığı şey de James e zarar gelmesini engellemek için ondan uzak durmaktı. Bu ikisini de üzse de ben bir şeyler bulana kadar bize zaman kazandırırdı. James e:
“ Bunu sana bir şey olmasın diye yapıyor, üzerine alınma.” Dedim. Dünden beri ilk defa konuşmuştum. Bütün dikkatini bana vererek sordu.
“ Nereden biliyorsun?”
“ Biraz daha dikkatli baksan sen de anlarsın. Aphrael kazanmak için sana zarar vermeyi planlıyor. Dee buna göz yummayacak kadar çok seviyor seni. O yüzden senden uzak duruyor. Sende işleri zorlaştırma ve bir süreliğine ondan uzak dur.” Diye açıkladım.
“ Tamam, elimden geleni yaparım. Peki, bu süre içinde Aphrael Dee ye bir şey yaparsa ne olacak?” diye sordu. Haklı olarak endişeliydi.
“ Aphrael ın kendi bedenine zarar vermesi pes ettiğini gösterir. Ve pes etmek de onun yapacağı en son şeydir.”
“ Sen ne durumdasın? Dünden sonra pek konuşamadık.” Dedi anlayışla.
“ Konuşulacak bir şey yok zaten. Benim nasıl olduğumun ne önemi var?” dedim büyük bir ciddiyetle. Söylemek istediklerim bunlar değildi. Ama çok düşünmekten artık düşünemez hale gelmiştim.
“ Bütün olanlara rağmen seni düşünüyorum ve suçlu oluyorum öyle mi?” Hadi bakalım buradan yakın. Dünün sinirini ikimizde birbirimizden çıkaracaktık anlaşılan.
“ Bütün olanlar derken? Kendi düşüncesizliğinden bahsediyorsun değil mi? Çünkü sözümü dinleyip onu aramasaydın şu an bunları konuşuyor olmazdık.”
“ Sevgilimi öldürmeye kalktığını unutuyorsun galiba?”
“ Sevgilinle ne yapacağıma artık karar vermelisin. Öpüyorum kızıyorsun boğuyorum yine kızıyorsun.”
“ Saçmalamayı kes Cassiel. Oyun oynamıyoruz.”
“ Ha-ha büyümüş de bana akıl veriyor. Oyun falan oynadığım yok James. Dün ne yapmam gerekiyorsa onu yaptım. Hoşuna gitsin gitmesin eğer iyi tarafın kazanması için bir kişinin ölmesi gerekiyorsa ölür. Binlerce kişinin hayatına karşılık, bütün kötülüklere karşı sizin aşkınızın zerre kadar öneminin olmadığını gör artık. Dünyada bu halde olan bir tek siz yoksunuz. O gün orada bir sürü vardı James. Yüzlerce melek ve şeytan… Eğer bunun doğru olduğuna karar verilmişse bir şeyler riske atılıyorsa güven bana ortada senin benim gördüğümüzden çok daha büyük bir sorun vardır. O yüzden anlamadığın, anlayamayacağın şeyler hakkında akıl yürütmeyi bırak da bende gerekeni yapayım. Aphrael dan en iyi şekilde kurtulmanın bir yolunu bulacağım. Bunun için ne gerekiyorsa yapacağım. Ama böyle olmaz. Senin incinip incinmediğini düşünerek hamle yaparsam sonumuzun ne olacağı açık.” Dedim sakin olmaya çalışarak. James hiçbir şey demedi. Belirli bir şey düşünmediğinden ne düşündüğünü de anlamadım. Sadece kızgındı. Hepsi bu.
   Arabadan çıkıp okul binasına doğru yürüdük. Birinci derse zar zor da olsa dayanmıştık. James geri kalan derslerde oyalanmak için ipodunu aradı ama arabada unuttuğunu hatırlayıp otoparka gitti. Çan sesleri duydum. Ben daha ne olduğunu bile anlayamadan sırtıma bıçak saplanıyormuş gibi bir acı hissettim. Aynısını James de hissetmişti. Dizlerinin üstüne çöktü. Çan sesleri giderek yükseliyordu. Eğer bunu James de duysaydı sanırım bir daha hiçbir şey duyamazdı. Neler olduğunu anlayamıyordum. James haykırıyordu. Acının şiddetlenmesiyle haykırışlar da iki katına çıktı. Sonrası karanlıktan ibaretti. Birileri beni çekiyordu. Yukarı doğru. Bu hissi biliyordum. 666 yıl önce de cennete geri dönerken acı kısmı dışında aynı şeyler olmuştu. Ama asıl konu acı değildi. Şu an önemli olan nokta neden cennete geri döndüğümdü.
   Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey bağlı olduğum zincirlerdi. Bunlar dünyada bulabileceğiniz her hangi bir demir yığını değildi. Bunlar cennetin cephanesinden çıkma en güçlü meleğin bile karşı koyamayacağı silahların en zararsızıydı. Ama yine söylüyordum asıl konu nedendi? Neden bu haldeydim? Kendimi incelerken – eski halimi- Raguel ın sesiyle irkildim.
“ Seni bu halde görmek üzücü, kardeşim Cassiel. Senin ne kadar çalışkan, babamıza ne kadar sadık olduğunu en iyi ben bilirdim.” Dedi. Rahatsızlık verecek derecede sakindi. Ve ben hala neler olduğunu anlamıyordum. Raguel adaletin meleğiydi. Baş meleği… Ve adalet anlayışı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Önemli biri olmadığımı söylemiştim.
“ Hala öyleyim. Ve neden burada olduğumu anlamıyorum. Yanlış olacak ne yaptım?” diye sordum sesimdeki çaresizliği saklama ihtiyacı duymadan.
“ Sorun da o zaten. Hiçbir şey yapmadın. Gerçi yapsaydın da sonuç değişmezdi. Kız ruhunu şeytana sattı. Ve sana ne olacak biliyorsun. Artık buraya ait değilsin. Cennetten kovuldun. Dünyaya düşmüşlerden biri olarak gönderileceksin. Kanatların koparılacak. Seni sevdiğimi bilirsin bu yüzden küçük bir iyilik yapacağım ve sana bir beden ayarlayıp o çocuğun yanına göndereceğim. Ondan sonrası senin, artık bizimle değilsin. Ve istediğini yapmakta özgürsün. Bunun kolay olmayacağını ikimizde biliyoruz tabi o yüzden iyi şanslar. Bakarsın bir gün tekrar karşılaşırız.” Dedi. Elini kaldırdığı anda arkasında iki melek belirdi. Bana doğru gelmeye başladılar. Lanet olsun, kanatlarımı koparacaklardı. Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi ne düşüneceğimi bilmiyordum. Raguel e tekrar baktım ve büyük bir ciddiyetle;
“ Neden?” diye sordum. Yüzüme anlamsız bir ifadeyle baktı.
“ Ne neden?” diye soruma soruyla yanıt verdi.
“ Neden bu göreve gönderildik? Neden bunun için onlar seçildi? Neden bir anlaşma yapıldı?” sesim giderek yükseliyordu. Bazen olur ya her şeyin bittiği yerdesinizdir. Sizi kurtaracak ne bir söz ne de başka bir şey kalmıştır. Siz de daha kötüsü olmayacak diye saçmalayıp durursunuz. İşte ben de o anların birindeydim. Raguel buna karşılık gülümsedi.
“ Bakıyorum dünya seni değiştirmiş Cassiel. Artık kendi kendine düşünebildiğini sanıyorsun. Sana yapma ya da devam et demeyeceğim. Ama şunu bilmelisin ki artık bir ölümlü bile olsan sen onlardan değilsin. Hiçbir zaman olmadın, olmayacaksın da. Buna kendini kaptırmasan iyi edersin. Soruna gelince de… Babamın Lucifer ı ne kadar çok sevdiğini biliyorsun, şeytanların başını çekse de. Ona bir şans vermek istedi sanırım, ona yaptığının yanlış olduğunu göstermek için bir şans… İşe yarayıp yaramadığını ise zaman gösterecek.” Gözlerime bakıyordu ama sanki başka bir şeyler görüyordu. Açıklaması karışık olan kafamı daha da karıştırdı.
“ Neden onlar seçildi peki? Belli bir kriter var mıydı?”
“ Tek kriter 16 ile 18 yaş arasında olmalarıydı. Onun dışında neden seçildiler bilmiyorum. Ben işin farklı taraflarıyla ilgileniyorum. Ve yapacak çok işim var. O yüzden kusura bakma ama acele etmeliyim. Hazır mısın?” Sesi de gözleri kadar boştu.
“ Hazırım.” Dedim bende zerre kadar bile bulunmayan gücü göstermeye çalışarak.
      Kanatlarıma son bir kez baktım. Üzerinde altın hareler olan bembeyaz kanatlarıma… İpekten daha yumuşak, benim sahip olduğum tek şey olan kanatlarıma… Sonrası kelimelere dökemeyeceğim kadar acı doluydu. Karanlıktı. Hissettiğim boşluk, eksiklik duygusu yerini hiçbir şeyle dolduramayacağım kadar büyüktü. Artık ne olduğumun nerede olduğumun hiçbir önemi yoktu. Evrende bana verebilecekleri hiçbir şey bu anı unutmamı sağlayamazdı. Gözyaşlarım olsaydı da ağlayabilseydim diye düşündüm. Belki biraz rahatlardım. Sonra çan sesleri duydum. Sanırım bunlar duyduğum son çan sesleriydi. Yani manevi anlamda… Özleyecek miydim? Tabiî ki de. Başımı arkaya atıp göklere son kez bakarken artık zincirler yoktu. Düşüyordum. Hem de feci bir hızla. Bunu daha önce iki kere yaşamıştım. Ama onlar bu kadar acıtmıyordu. En azından yere çakılacakmışım gibi hissetmiyordum. Bitmesi için dua ettim. “Tanrım beni affet.” diyerek… Gerisi yine karanlık…
     Uyandığım da James le birkaç kere geldiğimiz parkta oturuyordum. Hava karanlıktı. Ah, artık kesinlikle bir fobim vardı. Karanlık. Saat kaçtı acaba? En azından James in evine nasıl gideceğimi hatırlıyordum. Sorun şuydu ki ne diyecektim? Nerede yaşayacaktım? Psikolojim de ayrı bir olaydı tabi. Şiddetle esen rüzgârın içimi ürpertmesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Donarak ölmek de iyi fikirdi ama sonraya saklayabilirdim. James in evine geldiğimde ışıkların hala açık olduğunu görünce saatin geç olmadığını fark ettim. James in odası 2. kattaydı. Ve yerleri kaplayan kar yüzünden cama atabileceğim küçücük bir taş bile bulamadım. Kapıyı çalıp içeri girmekten başka bir seçeneğim yoktu. İkinci çalışta Bayan Davis kapıyı açtı.
“ İyi akşamlar Bayan Davis, ben James in okuldan arkadaşı Cassiel Adams. Bir ödevle alakalı onunla konuşmam gerekiyor da, içeri girebilir miyim?”
“ Nerede oturuyorsunuz Cassiel? Anneleri tanıyor muyum? Seni daha önce hiç görmedim de.” Çok tatlı gülümsüyordu. Ama bakışlarında birazcık şüphe vardı.
“ Şey, aslında biz yeni taşındık. Evet, yeni taşındık. Sağ olsun James okulda çok yardımcı oluyor. Rahatsız ettiysem özür dilerim, önemli olmasaydı gerçekten gelmezdim.” Dedim bende tatlı görünmeye çalışarak. Az daha unutuyordum, umarım üzerimde giysi sayılabilecek bir şeyler vardır. Kadına çaktırmadan kendimi alttan yukarı doğru inceledim. Hiçte fena sayılmazdı. Bir de yüzümü görebilseydim süper olurdu. Umarım liseli gibi görünüyordur diye düşündüm. Raguel ı ben de severdim ama dediğim gibi adalet anlayışı ya da yaptığı iyiliklerin çıtası hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
“ Ah, olur mu hiç öyle? Gel bakalım tatlım.” Dedi kapıyı açarak. İçeri girdiğimizde
“ Sen rahatına bak ben James e sesleneyim.” Dedi. Baba Davis yoktu. James adımı duyduğunda şaşkınlıktan donakaldı ki gelmesi biraz uzun sürdü. İçeri girdiğinde gördüğüm James çok farklıydı. Kendinden daha büyük görünüyordu. Gözleri şişmiş ve kızarmıştı. Ağzı da bir karış açıktı.
“ Odama gidelim Cass. Daha rahat çalışırız.” Dedi. Kendini normal görünmeye zorladığı her halinden belliydi.
“ Tamam, nasıl istersen.” Diye yanıt verdim onu odasına kadar takip ederek. Kapıyı kilitleyip darmadağın olan yatağın üstündekileri kenara iterek oturdu. Gözlerimin içine bakarak:
“ Ben porno dergilerimi nereye saklarım?” diye sordu. Dalga geçiyordu her halde. Onca şeyin arasında sorduğu soruya bakılırsa akıl sağlığı giderek kötüleşiyordu. Sonra neden sorduğunu anladım. Cevabı tabiî ki de biliyordum. 
“ Saklamazsın. Kitaplığın üstündeki dergi koleksiyonunun ender parçalarından biri onlar.” Ayağa kalktı. Karşıma dikilip bana sıkı bir yumruk indirdi. Acı ve şaşkınlık karışımı bir refleksle inledim. Gözlerimi “ne yapıyorsun sen be?” der gibi ona diktim.
“ Oh be! Sonunda rahatladım. Bunu hep yapmak istemişimdir.”
“ Manyak herif, derdin ne senin? Annenler şiddetin zararlarından hiç bahsetmedi mi sana?” Şimdi yumruklama sırası bendeydi. Ama kendimi zor da olsa tuttum.
“ Aman Cass ne olmuş yani? Adam mı öldürdüm? Hayır. Hem gözde kavgaya karıştığını gösteren bir morluk olması eminim seni daha havalı gösterir, anlarsın ya sert çocuk tiplemesi. Ama tabi bu kadar dert ediyorsan bir yumruk da sen atabilirsin.”
“ Bok ye.”
“ Waow, alındım.”
“ Zorbasın, kaçıksın, götün tekisin… Bunda alınacak ne var James? Adam mı yumrukladım?” Onun sesini taklit ederek söylemiştim bunu. Ses demişken aklıma yeni sesim geldi, James in sesinden biraz daha kalın, biraz daha erkeksiydi.
“ Senin de benden pek farkın yok hani, özellikle kaçık kısmı.”
“ Anlayamadığın şeylere kaçıklık diyemezsin.”
“ Doğru, mesela bugünden hiçbir bok anlamadım.”
“ Ah, hiç sorma… Hatırlat, eğer bir gün intihar etmeye kalkarsam asla yüksekten atlamayacağım.” Gözlerimin içine daha da dikkatli bakarak bana sıkıca sarıldı. Ben de karşılık verdim.
“ Lanet olsun Cass,  meraktan delirecektim. Ne oldu sana? Nereye gittin ve bu yeni bedende neyin nesi?” diye sordu sabırsız bir şekilde.
“ Ben de ne zaman soracaksın diyordum. Tamam, hepsini anlatacağım ama bana iki dakika ver.” Diyerek banyoya yürüdüm o da ne yapacağıma bakmak için peşimden geldi. Işığı yakıp aynanın karşısına geçtim. Aynada gördüğüm şey kesinlikle ben değildim. Raguel a hakkını vermek lazım iyi iş çıkarmıştı. Bir düşmüş melek ne kadar megaloman olabiliyorsa ben de kendime hayran hayran bakarken o kadar megalomanlaşmıştım. Boyum James ten 4-5 cm kısaydı. Fitness salonunda yeterince takılan ve düzenli olarak spor yapan birinin vücuduna sahiptim. Ciddi anlamda seksi olan. Koyu renk saçlarım, fazla beyaz bir yüzüm ve yeşil-mavi (çoğunlukla mavi) karışımı gözlerim vardı. 19–20 yaşlarında görünüyordum. Aphrael ın eski gotik halinin erkek versiyonu gibi bir şeydim. Fazlasıyla hoş bir şey. Yüzümde oluşan kocaman gülümsemeyle James iyice meraklandı.
“ Ne olduğunu bana da anlatmayı düşünüyor musun acaba?”
“ Sence de muhteşem görünmüyor muyum?” dedim sırıtarak. Onca şeyden sonra mutlu olduğum söylenemezdi ama gülümsenecek en ufak bir şey bulunduğunda da kaçırmamak lazımdı.
“ Benim kadar olmasa da fena sayılmazsın.” Dedi o da gülerek.
“ Fena sayılmaz mıyım?” dedim koluna yumruk atarmış gibi yaparak.
“ Tamam, taş gibisin de ben ilgilenmiyorum desem?”
“ Teşekkürler, ikisi için de.”
“ E, bütün bunların nereden çıktığını anlatmayacak mısın?” dedi ısrarla. Birazcık olan keyfim de yerini dertlere bıraktı. Hiç bitmeyen sorunlara…
“ Anlatacağım ama senin duymak isteyeceğini sanmıyorum.”
“ Ne oldu?”
“ Dee…” Derin bir nefes alıp devam ettim. Ruhunu Aphrael a satmış. Bu yüzden kaybettik, beni görevden aldılar. Sonra da cennetten kovdular. Kanatlarımı kopardılar. Artık düşmüş bir meleğim. Ne melek ne insan yani…”  Gözyaşlarım gözlerimi yakıyordu. Ağlamak üzereydim.
“ Ne demek Dee ruhunu satmış? Nasıl?” Onun da durumu benden farksızdı. Zaten çocuğa Dee demeyin, gözyaşı stoku eksilere iniyordu.
“ Neden ve nasıl yaptığını bilmiyorum. Ama yapmış. Ve ruhunu satması demek onu tamamen kabul etmesi, her şeyiyle ona teslim olması demektir. Bu Dee ye fiziksel olarak zarar vermeyebilir. Ama Aphrael ın yapacağı her şeytanlığa şahit olacağından ve izin vereceğinden ruhsal olarak neler olur kim bilir. Ona yardım etmeliyiz James. Artık bir melek olmayabilirim ama bu şeytanın kazanmasına izin vereceğim anlamına gelmez. Hem Dee nin bu durumda olmasını da istemiyorum. Mutlaka bir yolu olmalı. Söz veriyorum elimden geleni yapacağım.” Dedim. Yapacaktım da. Nasıl bilmiyorum ama James le Dee nin bunları yaşamasına izin veremezdim. James koluyla gözyaşlarını sildi. Bana tekrar sarıldı. Bırakmadan;
“ Sana güvendiğimi biliyorsun Cass. Teşekkür ederim, yanımda olduğun için, dostum olduğun için teşekkür ederim.” Dedi.
“ Eğer ağlamayı kesersen ben de sana güveneceğim çocuk. Dee yi kötü kraliçenin elinden kurtarma operasyonuyla daha sonra detaylı bir şekilde ilgileneceğiz. İlk önce beni ne yapacağız onu düşünelim.” Dedim gülümsemeye çalışarak.
“ Orası kolay. Sana uygun bir yer bulana kadar bizde kalırsın. Tabi saklanmayı öğrenmen şart. Sonra seni bizim okula yazdırırız diyeceğim… Ama nasıl olacak ki kimliğin bile yok.”
“ Kimliğim var. 13 aylığına dünyada pratik yaparken ne olur ne olmaz diye bir yerlerden ayarlamıştım. Ama sorunlar bununla bitmiyor; birincisi kimliğe göre senden 2 yaş büyüğüm, ikincisi daha önce hiç okula gitmediğim için muhtemelen anasınıfından başlamalıyım. Tanrım, 19 yaşındaki çocuğun dramı diye 3. sayfaya haber olurum kesin.” James kahkaha atmamak için kendini sıkıyordu.
“ Artık iki ayrı bedende olduğumuza göre canımı sıkmasan iyi edersin.” Dedim.
“ Tamam, dur aklıma bir şey geldi ama biraz tehlikeli ve yasadışı. Bir arkadaşım var, çocuk ailesiyle olan sorunları yüzünden birkaç sene okula gitmedi. Aile de baya önemli birileri. Sonra nereden yaptırdılarsa birilerine o süre içinde bir okulda olduğunu gösteren belge çıkarttırmışlar. Çocuk hiç sorun yaşamadan benim seviyemde okula devam etti. Nasıl yaptığını öğrenmeye çalışırım. Aynısından sana da buluruz, sen de böylece okula gidebilirsin. Hem de son sınıf olarak.”
“ Saçmalama. Hiç gitmem daha iyi. Zaten ne işime yarayacaksa.”
“ Asıl sen saçmalama. Ömür boyu sana ben bakamam. Okumazsan da orada burada çalışarak bir bok kazanamazsın. Hem artık hep dünyada olacağına göre kural 1: ölene kadar okula git. Ayrıca kızlarda artık kaç gram kasın var demiyorlar. Kaç para maaş alıyorsun diyorlar.”
“ Ya yakalanırsak? Hapishaneye girmektense dilenci olurum daha iyi.”
“ Bu kadar korkak olma. Yakalanmayız. Yarın ben bu işi hallederken sen de kendine kalacak yer ayarla. Benim köşede biraz param var. İlk iki taksiti onunla hallederiz. O zamana sen zaten bir yerlerde part time bir iş bulmuş olursun.”
“ Bu parayı alamam.”
“ Of, yorma beni Cass. Almayacaksın da ne yapacaksın? İşler yoluna girince bana olan borcunu ödersin olur biter işte. Nazlanmayı kes.”
“ Tamam, o zaman küçük bir iyilik daha isteyebilir miyim?”
“ İste hadi.”
“ Açlıktan ölmek üzereyim biraz yemek yesek?”
“ En kolayı ve en güzeli de bu işte: yemek yemek. Hadi gel bakalım mutfağı fethedelim.” Diyerek beni mutfağa sürükledi.

     Aradan geçen bir hafta o kadar aksiyon dolu ve yorucuydu ki nefes almakta bile zorlanmıştık. James hasta olduğundan 3 gün raporluydu. Geriye kalan 2 gün de okula gitmedi. Bu sürede bahsettiği sahte belgeler ayarlayan kişilere biriktirdiği paranın yarısını vererek okul işini halletmişti. Tabi sadece para yetmiyordu. Çocuğa birkaç gün kimlerin yaptığını söylemesi için de yalvarmıştı. Ben de kendime kalan parayla küçük ve şirin bir ev bulmuştum. Eşyaları bile vardı. James lere de yakındı. 3 kere Dee yi aramıştık. Dee bunların 2 sine cevap vermişti. Ama soğukluğu telefondan bile titrememize neden olmuştu. Ona – Aphrael a- benden ve ruhunu sattığını James in bildiğinden bahsetmedik. “Nasılsın? Nasıl gidiyor?” gibi klasik sorularla son durumu öğrenmeye çalıştık. Ama pek işe yaradığı söylenemezdi. Sorunları çözdükçe yerine yenileri geliyordu. Mesela yarın okula başlayacak olmam gibi…

     Sabah alarmın sesiyle uyandım. Yarım saat içinde duş, giyinme – tanrıya şükür, James in yeterince giysisi vardı- ve kahvaltı olayını halletmem gerekiyordu. James 8 i çeyrek geçe beni evden alacaktı. Birlikte okula gittik. Ben son sınıf olduğum için okulda ayrılmak zorunda kaldık. 4. ders İngilizce öğretmenimizin rahatsız olmasından dolayı boş geçti. Ben de öğle arasında James le buluşacağımız okulun arkasındaki bahçede bulunan çardakların birinde oturuyordum. Normalde ders saati olduğundan ve öğrenciler bu tarafı pek tercih etmediğinden etrafta kimse yoktu. Elimdeki birkaç kitabı incelerken duyduğum ve çığlık olduğuna yemin edebileceğim bir sesle irkildim. Sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladım. Ve gördüğüm manzara karşısında şok geçirdim. Lanet olsun! Eğer bir şeyler yapmazsam Dee Hailey i öldürme girişimlerinde – artık kaçıncı bilmiyorum-  altın madalya kazanacaktı. Otoparka giden yolun duvarına yaslanmış elindeki ipe benzer şeyle Hailey i boğmaya çalışıyordu. Kız kıpkırmızı oldu. Bedeninin çırpınışı giderek azalıyordu. Bir şeyler yapmak zorundaydım. Ama kendimi Dee ye şimdi gösterirsem yeni hedefi kuşkusuz ben olurdum. O yüzden bu fikirden vazgeçip aklıma ışık hızıyla gelen yeni bir fikirle elime telefonu aldım. Dee nin numarası tabiî ki de kayıtlıydı. Bir saniye bile düşünmeden ara tuşuna bastım. Dee çalan telefonu ilk önce önemsemedi. Ama ısrarlı çaldırışımın üstüne kızı kolundan tutup bir şeyler söyledi. Sonra da telefonu açtı.
“ Alo?”
“ Bırak onu Dee.” Dedim ağacın arkasına saklanarak. Pek işe yaradığı söylenemezdi ama arkası dönük olduğundan sorun yoktu. Sesimi tanımadığı için benim kim olduğumu da bilemezdi.
“ Sen kimsin?”
“ Bırak onu dedim.”  Dee telefonu kapatıp kızı saçından tutarak peşinden sürüklemeye başladı. Köşeyi dönünce gözden kayboldular. Ben de oraya doğru ilerledim. Onlar görüş alanıma girince kendimi saklayarak beklemeye başladım. Dee arabalardan zar zor görünen bir ağacın arkasına kızı bağladı. Bağırmasın diye ağzına da bir şeyler tıkıp koşmaya başladı. Gittiğinden emin olunca Hailey nin yanına koştum. Kız hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Beni görünce tanrıya şükür der gibi baktı. Hemen ipleri çözdüm. Elini tutup ayağa kaldırdığım anda kollarımın arasına yığılıverdi. Onu kucaklayıp, biraz önce oturduğum çardağa götürdüm. Başını kitaplarımın üstüne dayayıp kızı sırtüstü çardağa yatırdım. Yaklaşık 5 dakika kadar baygın kaldı, ben de ayakta durup onu izledim. Gözlerini açıp bana ilk önce şaşkın sonra minnet dolu bir ifadeyle baktı. Öksürüp, çardakta doğruldu. Hiçbir şey söylemedi, sanırım bir tür şoka girmişti. Sonra da ağlamaya başladı. Güzelliğinden hiçbir şey çalmasa da zaten kızarık ve şiş olan gözleri, daha da beter oldu. Yanına oturdum. Çekingen bir şekilde elimle omzuna dokunup sıktım. Yüzüme baktı. Sanki başka bir şey görüyormuş da görmek istemiyormuş gibi kafasını salladı. Yüzünü elinin tersiyle sildi, boğazını temizledi. Ben konuşacak sanırken o yine sustu.  
“ İyi misin?” diye sordum sonunda.
“ Sence nasıl görünüyorum? Tanrım, ne saçma bir soru bu?” dedi sinirle.
“ Bu sizin aileye özgü bir teşekkür de ben mi bilmiyorum?”
“ Yo, ‘sen koca bir aptalın tekisin’ demek aslında. Pek kurtarılmaya değer biri değilimdir de… Neden yaptın? Clark Kent misin yoksa koruyucu meleğim mi?”
“ Maalesef ikisi de değilim.”
“ Ne olduğu önemli değil zaten. Artık bir kahramansın.” Sesi giderek daha sakin çıkıyordu.
“ Teşekkürler ama büyütülecek bir şey değildi. Benim yaptığımı herkes yapardı. Yani birkaç ip çözmekten kolay ne var?”
“ Hayır, gerçekten teşekkür ederim. Bu okulun %98 inin yapmayacağı şeyi yaptın, hayatımı kurtardın. Karşılığında senin için bir şeyler yapabilirim tabi sen de istersen.” Dedi. Artık daha iyi görünüyordu. Ve daha nazik… Ama ben hayatımı kurtardın kısmına takılmıştım.
“ Hayatımı kurtardın derken? Kastın ipleri çözüp seni buraya getirmek falan mı?”
“ Seni ağacın arkasında gördüm. Dee yi nereden tanıdığını bilmiyorum ama biraz önce arayanın sen olduğuna emin sayılırım. Sendin değil mi?” Ne diyeceğimi bilemedim. Yalan söylemek o kadar da kolay değildi. Ki ben çenemi kapalı bile tutamıyordum.
“ Iı… Evet bendim. Dee benim kuzenimin sevgilisi. James Davis belki tanıyorsundur. Dee yle araları pek iyi değil James bilsin istemiyorum. Dee nin de James in bildiğini sanmasını istemiyorum. O yüzden beni görsün istemedim. Bildiğim kadarıyla o bunları yapacak bir kız değildi. Nasıl oldu anlamıyorum. Bana bir iyilik yapmak istediğini söyledin. Rica etsem bu günkü olayı unutabilir misin?” Kız yüzüme önce şaşkın şaşkın baktı. Sonra şaşkınlığının yerini sinir ve her zaman ki ukalalığına bırakırken;
“ Saçmalama! Tabiî ki de unutamam. Az daha ölüyordum. O geri zekalı sürtük beni boğazlıyordu.”
“ Ben de oradaydım. Ne olduğunu biliyorum. Benim için bir şey yapmak istediğini söyledin, ben de rica ettim. Hayır dersin olur biter. Kabalık etmeye gerek yok hanımefendi.” Bunu yüzyıllar öncesine ait biri gibi söylemiştim. İşin aslı, öyleydim de… Bazen hatlar karışıyordu ve yapacak hiçbir şey yoktu.
“ Bak sen, kahramanımız pişman oldu bile. Sen kesin beni de bu olayı unutayım diye kurtarmışsındır zaten değil mi?”
“ Alakası yok. Yine olsa aynı şeyi yapardım. Ama pişman olduğum bir konu olduğu doğru. Keşke seni öylece orada elleri kolları bağlanmış bir şekilde bıraksaydım da biraz akıllansaydın, belki şu tadından yenmeyen ukala tavırlarından da vazgeçerdin.”
“ Benim de pişman olduğum bir konu var. Sana karşılık olarak bir şey falan yapmayacağım. Hayatımı kurtardın ve teşekkürler. Nokta.” Ayağa kalkıp yürümeye başladı. Ama gitmesine izin veremezdim. Dirseğinden tutup çevirdim. Şov zamanıydı. Gözlerinin içine yalvaran gözlerle bakıp:
“ Bak seni kurtardım, çünkü ne kadar ukala olsan da sen buna değersin. Ki ben de ölüşünü izlemek isteyecek kadar cani biri değilimdir. Ve bunu bir karşılık için de yapmadım. Ama senden rica ediyorum, lütfen bugünü unutalım.” Kızın bakışları biraz yumuşadı. Dirseğini elimden çekti. Bakışlarına tezat bir tavırla:
“ Neden beni öldürmek isteyen bir kaltağa iyilik yapayım? Ben deli miyim?” dedi. Kulun köpeğinim numarasından vazgeçip tehlikeli tiplemesine geçme vakti gelmişti.
“ Bunu onun için değil, kendin için yapmalısın. Dee nin sana nasıl baktığını gördüm. Sence yapacağın onca şeyden sonra ‘onu boğazladım ve bunu hak ettim.’ mi diyecek? Hatırlatırım, yanında her zaman bir kahraman olamaz.” Tanrım, hiç beceremiyordum. Giderek daha da sinirleniyordu.
“ Ondan korkmuyorum!”
“ Korkmadığını biliyorum. Buna korkmak denmez. Eğer bunun sonunu bugün vereceğin kararla sen getirmezsen inan o hiç getirmez. Ve biriniz kazanana kadar da devam eder. Peki, nereye kadar? Sonuçta sen de tamamen masum sayılmazsın, eminim onu kışkırtacak bir şeyler yapmışsındır. Bırak olay bu kadarla kapansın. Başına daha fazla dert açma.” Bu sefer söylediklerimle onu etkilemeyi başarmıştım sanırım. Sanki beni duymuş gibi:
“ Etkilenmedim desem yalan olur aslında. Zekisin ve ben zeki erkekleri severim. Sonuç olarak kabul ediyorum. Bugünden kimseye bahsetmeyeceğim ama bir şartım var.” artık gülümsüyor gibiydi. Tamam, masum bir gülümseme değildi ama ne olsa yapılacak kadar güzeldi. Ben de gülümseyerek:
“ Bu kahramanlık da baya zor bir işmiş. Git kızı kurtar, o yetmedi yalvar, bir de üstüne ‘emrinize amadeyim, madam’ moduna bağla. O yüzden yerine getirilmesi kolay bir şey olursa sevinirim tatlım.” Neden böyle konuşmuştum bilmiyordum. Sanırım giderek James e benziyordum. O da zamanında kızlara az kur yapmamış ne de olsa… Şaşılacak nokta ise işe yaramış olmasıydı. Hailey artık kesinlikle gülüyordu. Hoşuna gittiği her halinden belliydi.
“ Kahraman olmakta bir şey yok, sorun benim kahramanım olmak tatlım. Tabi korkmana gerek yok, söylemedim ama ben iki dakika da bin bir tavra bürünen zor erkekleri de severim. Sadece kahve içmeye ne dersin?” Yanlış mı anlıyorum yoksa Hailey gerçekten de bize randevu mu ayarlıyor? Kendimi normal görünmeye zorlayarak:
“ Bir kahve iyi gider sanırım.” dedim ve yürümeye başladım. O da koluma girip bana eşlik etti. Asıl zor olan oydu, hem de fazlasıyla… Biraz önce sinirden deliriyordu, şimdi koluma girecek kadar rahattı. Bir şey söylemeyince ben devam ettim.
“ Zor olduğumu nereden çıkardın?” Bunu en tatlı olduğunu düşündüğüm bir gülümsemeyle söyledim.
“ Bundan birkaç cümle önce bana yalvarıyordun. Sonra gözümü korkutmaya çalıştın, ardından da bana yağ çektin. Ciddi derecede karmaşık birisin. Bilmem farkında mısın?” neyse ki o da gülüyordu.
“ A, beni yanlış tanımanı istemem. Aslında zor biri değilimdir. Sadece öyleymiş gibi yapıyorum. Bilirsin, kızlar hele ki güzel ve havalı olanları her zaman merakına yenik düşer ve o zor erkeklerin peşinden gider. Yoksa bahsettiğin o kahveyi nasıl içecektik?” dedim şakayla. O da anladı ama koluma sert bir şekilde vurdu. Suçumu kabul eder gibi ellerimi havaya kaldırdım. O gülmekten başka bir şey yapmadı.
“ Bu arada ben de zor kızları severim. Hatta ukala olanlara bayılırım.” Ardından kahkaha atmıştım. Bu sefer gülmek yerine sinirle yüzüme baktı. Of of…
“ Dalga geçmeyi kes.” Dedi.
“ Dalga falan geçmiyorum. Sanırım sorun sen de. Çünkü bugüne kadar iltifattan hoşlanmayan başka bir kız daha görmedim.” Hayatımda topu topu kaç kız gördüysem?
“ Hatırlarsan sorunlu değilim dememiştim. Beni kurtardın, seçimini yaptın. Sonuçlarına da katlan.”  Onun suyuna gitmeliydim. Dee yle yaşananları bir söylerse ne olurdu kim bilir… Hem hoşuma gitmiyor da değildi.
“ Böyle olduğunu bilseydim daha erken davranırdım.” Bunu bilerek ciddi bir şekilde söylemiştim.
“ Ahh, yapma lütfen. Bana Dee için kur falan yapma.”
“ Ne var biliyor musun? Ciddi anlamda pişman olmaya başladım. Yani söylesene kim senin gibi aksi, kendini beğenmiş birini kurtarmak ister ki?” İnsanın ağzından kaçanlara mani olması epey zordu.
“ Evet, aynen böyleyim. Ve gayet mutluyum. Hala kahve içmek istemiyorsan söyleyebilirsin.”
“ Hayır. Evet. Yani seninle kahve içmek istiyorum.”
“ Neden?” Neden mi? Bu kız mı salaktı yoksa ben mi beceriksizdim? Ne cevap verecektim? Tamam buldum.
“ Gıcık bir cadının tekisin. Ama tatlı ve gerçekten hoş bir cadı...” Gülümsememin ikna edici olması için dua ediyordum. Ve işe yaradı. Hailey nin yüzüne yine o güzel gülümsemesi yerleşti.
“ Tamam, şimdilik kabul… İyi kıvırıyorsun aferin.”
“ Teşekkür ederim.” Yürümeye devam ettik. Ben bir süre bir şey demeyince o sessizliği bozdu.
“ E, anlat bakalım. Burada yeni misin?”
“ Evet, çok mu belli oluyor?”
“ Hayır, sadece daha önce burada olsaydın fark ederdim de.” Dedi.
“ Aa, şey…” sözümü kesti ve:
“ Kaçıncı sınıftasın? En önemlisi adın ne?” Hailey benimle sandığımdan daha çok ilgileniyordu sanki ve itiraf ediyorum hoşuma gidiyordu.
“ Son sınıftayım. Adım Cassiel, Cass diyebilirsin. Annemle babam vefat ettikten sonra buraya taşındım. Teyzemlerin yakınına.”
“ Ah, çok üzüldüm. Başın sağ olsun.”
“ Önemli değil. Alışıyor insan. Senin adın ne?”
“ Hailey, ben ikinci sınıftayım. James le bazı derslerimiz ortak hatta.”
“ Güzel bir ismin varmış Hailey.”
“ Seninki daha güzel. Cassiel ın bir melek ismi olduğunu biliyor musun? Bir hikâyesi bile var. Bundan 666 yıl önce bir görev için dünyaya gönderilecek meleklerden biri olarak seçilmiş. Görevinin zamanını ve ne olduğunu bilmiyorum ama efsaneye göre başarısız olmuş. Sonra da hayatına düşmüş bir melek olarak devam etmiş.” Diye anlattı. Şok dalgası bütün bedenimi sararken titremeye başladım. Bunların hepsi koca bir tesadüf olabilir miydi? Hayır. Peki, bütün bunları nasıl bilebilirdi? Kendi hikâyemden ben bile habersizken o bunları nereden öğrenmişti? Hiçbir fikrim yoktu. Yeniden konuşmaya başlamak fazlasıyla zordu. Ama kendimi zorladım.
“ Vay canına. Etkileyiciymiş. Okuduğun kitabın adını bana da söylemelisin.” Dedim. Tedirgin olma sırası ona geçmişti. Ve ben nedenini deli gibi merak ediyordum.
“ Şey, eski bir kitap. Büyükbabamındı. Kitapçılardan bulabileceğini sanmıyorum. Zaten saçma sapan şeyler. Okumaya değmez.” Diyerek geçiştirdi. Ama daha fazlası olduğuna emindim.
“ Tamam, öyle olsun. E, kahveyi ne zaman içiyoruz?”
“ Yarın okul çıkışı uygun mu?”
“ Süper. O zamana kadar kendine iyi bak. Yalnız kalmamaya çalış, kahveyi tek başıma içmek istemiyorum.”
“ Öyle yapacağıma emin olabilirsin. Tekrar teşekkürler bu arada. Yarın görüşürüz.” Yanağıma bir öpücük kondurup binanın içine daldı. Ben de James i bulmak için buluşmaya karar verdiğimiz çardağa geri döndüm. Aklımda bin tane şeyle… Hailey nin bahsettiği kitabı bulmalıydım. Bunu nasıl yapacağımı da tabi… Belki bir ara James e sorabilirdim. Kız tavlama konusunda benden 10 kat daha tecrübeli olduğu kesindi…

7 yorum:

Adsız

5. ve 6. bölmden önceki bölmler için fırtına öncesi sessizliği demek gayt doğru olur bu bölmleri okdktan sonra :DD cidden çok güzldive şaşrtcı.. yaa dee için üzüldm ama cidden çok büyük fedkrlk yaptı :( bu hailey de bi bokluk var ama belki o kitpta deenin içndeki şeytnı çıkarmanın yolunu bulablrler her ne kadr saçma olsada paylşmak istedm :DD dee nin cephesnde neler oluo çok merk ediorm :DD

UnDemBla

sen bide ilerleyen bölümleri gör diorum o zmn 5 ve 6 dönüm noktasıydı bundan sonraki bölümler de tepe noktası olacak garanti verebilirim:D Dee ye herkes üzüldü ama işte yapcak bişi yok..ilerleyen bölümlerde görüşmek üzere, teşekkürler sevdecim:D

...

hahaha :d çok iyi yaa.cass iyi ki düştü dicem yakında :D birden olaylar farklı bir boyut kazandı,daha da süper oldu kendini aştı sınırların ötesine geçtiii :D çok çok çoookkk beğendim tanrım çok iyiydi ellerinize sağlık :D yeni bölüm ne zaman ?? :D

UnDemBla

cuma sanırım bilmiyorum.. bu aarada çok teşekkürler 3 noktacım:D

...

rica ettim canım gerçekler :D sadece ne düşündüysem onu yazıyorum.o kadar :)

lady_anna

harikaydı,mithiş olayların böyle gerçeklerşeceğini düşünmüyodum şok oldum Dee naptın sen yaa :( şimdi bu kız nasıl kurtulacak? cass'e bayıldım ya sevdim bu karakeri :D emeğinize sağlık :D

UnDemBla

valla cass i bende çok seviorum:D Dee ye gelince onu artık allah kurtarsın ne diyimki?:DD yorumlar için teşekkürler..

Yorum Gönder