SlideShow

...
7

**BÖLÜM 6**

Cassiel Adams

Dee nin  – Aphrael ın -  gidişiyle James de ben de yıkılmış durumdaydık. Nedenlerimiz farklı olsa da ikimiz de çaresizdik. İkimiz de allak bullaktık. Ben doğru olanı yaptığımı bilmeme rağmen suçluluk duygusuyla kıvranıyordum. Neden olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Belki de her şey için suçluydum. 666 yıldır yaptığım her şey için. James ise bambaşka bir âlemdeydi. Bu gün yaşananlar ona Dee nin içinde Aphrael olduğu sürece birlikte olamayacakları gerçeğini tüm netliğiyle bir kez daha göstermişti. Ondan ikisinin de iyiliği için uzak durmalıydı ama bu istediği son şeydi. Dee yi o şeytanla baş başa, korunmasız ve tamamen yalnız bırakmak da bu hayatta yapacağı son şeydi. James olanlardan kesinlikle sorumlu olmamasına rağmen kendini suçluyordu. Dee yi bu durumdan kurtaramadığı için kendine kızıyordu. Tabi ben, Aphrael ve başlarına bunların gelmesine neden olan daha kim varsa onlara da kızgındı. E haksız da sayılmazdı. Ondan özür dilemek istiyordum. Suçlu olduğumu düşündüğüm o her şey için… Ama konuşacak durumda değildim. Düşünmek bile beni yoruyordu. Sanırım bugün toplu depresyon günüydü. Ve kendini böyle hissetmeyen herkesi lanetliyordu. James bir kere bile yataktan kalkmadı. Bir ara annesi kapıyı çalıp içeri girdiğinde uyuyormuş gibi yaptı. Gerçekte annesine yaptığı o küçük numara kadar kolay değildi uyumak. İkimizde sabaha kadar gözümüzü bile kırpmadık. James bütün gece tavanı seyretti. Doğal olarak bende. Sabaha kadar belki 1000 tane kurtuluş senaryosu yazdık. Sonuçsa koca bir hiçti. Alarm sesiyle doğrulduk. Bütün gece sırtüstü yatmaktan ağrılarımız vardı. Ama bunlar şu anda dert edilemeyecek kadar küçük şeylerdi. James kalkıp sıcak ve uzun bir duş aldı. Annesi ve babası daha fazla endişelenmesin diye istemediği halde kahvaltı etmeye çalıştı. Sonra da arabasına atlayıp okula gitti. Arabanın içinden çıkmadı. Otoparkın doğu tarafı okul saati olmasına rağmen sessizdi. Telefonu alıp Dee yi aradı. Hiçbir şey demedim. Bu güne kadar söylediklerim bizi nereye getirdi görmüştük. Daha ne kadar kötü olabilirdi ki? Bu savaşı kaybetsem ne olabilirdi? Ne olacağı açıktı tabi. Düşecektim, tamamen ve geri dönüşü olmayan bir şekilde. Beni ben yapan ne varsa kaybedecektim. Ailemi, kendimi, kanatlarımı, her şeyi… Yerini neler alacaktı peki? Bir hafta bile olmadan bıktığım, hayatımda ilk defa bu kadar düşündüğüm, zorlandığım, çaresiz hissettiğim boktan bir hayat… Ne tam anlamıyla onlardan biri olacaktım ne de bir melek. Ve ölüm beni bulana kadar da nereye gittiğini, ne tarafa ait olduğunu bilmeyerek yaşamaya çalışacaktım. Ama beni üzen şeyler listesinin başını tabiî ki de bunlar almayacaktı. Arkasından yasını tutacağım en büyük şey babamın ve kardeşlerimin bana olan güveni ve sevgisi olacaktı. Sanırım bunlar bir melek için bile vazgeçilmesi kolay şeyler değildi. O yüzden bir çözümü olmalıydı. Bir şeyler yapmak zorundaydım. Bunları düşünürken James in ne konuştuğuna tam konsantre olamasam da üzerinde yarattığı hayal kırıklığı ve hüzünden iyi olmadığını anladım. Düşüncelerine odaklandığımda ise Dee nin yapmaya çalıştığı şeyi gördüm. Aphrael ın iki planı var demişti dün. Birincisi benim onu reddetmemle suya düştüğüne göre sıra B planındaydı. Bu da James i ortadan kaldırmaktı. Böylece ben evime dönecektim o da zaferin getirdiklerinin tadını çıkaracaktı. Dee nin yapmaya çalıştığı şey de James e zarar gelmesini engellemek için ondan uzak durmaktı. Bu ikisini de üzse de ben bir şeyler bulana kadar bize zaman kazandırırdı. James e:
“ Bunu sana bir şey olmasın diye yapıyor, üzerine alınma.” Dedim. Dünden beri ilk defa konuşmuştum. Bütün dikkatini bana vererek sordu.
“ Nereden biliyorsun?”
“ Biraz daha dikkatli baksan sen de anlarsın. Aphrael kazanmak için sana zarar vermeyi planlıyor. Dee buna göz yummayacak kadar çok seviyor seni. O yüzden senden uzak duruyor. Sende işleri zorlaştırma ve bir süreliğine ondan uzak dur.” Diye açıkladım.
“ Tamam, elimden geleni yaparım. Peki, bu süre içinde Aphrael Dee ye bir şey yaparsa ne olacak?” diye sordu. Haklı olarak endişeliydi.
“ Aphrael ın kendi bedenine zarar vermesi pes ettiğini gösterir. Ve pes etmek de onun yapacağı en son şeydir.”
“ Sen ne durumdasın? Dünden sonra pek konuşamadık.” Dedi anlayışla.
“ Konuşulacak bir şey yok zaten. Benim nasıl olduğumun ne önemi var?” dedim büyük bir ciddiyetle. Söylemek istediklerim bunlar değildi. Ama çok düşünmekten artık düşünemez hale gelmiştim.
“ Bütün olanlara rağmen seni düşünüyorum ve suçlu oluyorum öyle mi?” Hadi bakalım buradan yakın. Dünün sinirini ikimizde birbirimizden çıkaracaktık anlaşılan.
“ Bütün olanlar derken? Kendi düşüncesizliğinden bahsediyorsun değil mi? Çünkü sözümü dinleyip onu aramasaydın şu an bunları konuşuyor olmazdık.”
“ Sevgilimi öldürmeye kalktığını unutuyorsun galiba?”
“ Sevgilinle ne yapacağıma artık karar vermelisin. Öpüyorum kızıyorsun boğuyorum yine kızıyorsun.”
“ Saçmalamayı kes Cassiel. Oyun oynamıyoruz.”
“ Ha-ha büyümüş de bana akıl veriyor. Oyun falan oynadığım yok James. Dün ne yapmam gerekiyorsa onu yaptım. Hoşuna gitsin gitmesin eğer iyi tarafın kazanması için bir kişinin ölmesi gerekiyorsa ölür. Binlerce kişinin hayatına karşılık, bütün kötülüklere karşı sizin aşkınızın zerre kadar öneminin olmadığını gör artık. Dünyada bu halde olan bir tek siz yoksunuz. O gün orada bir sürü vardı James. Yüzlerce melek ve şeytan… Eğer bunun doğru olduğuna karar verilmişse bir şeyler riske atılıyorsa güven bana ortada senin benim gördüğümüzden çok daha büyük bir sorun vardır. O yüzden anlamadığın, anlayamayacağın şeyler hakkında akıl yürütmeyi bırak da bende gerekeni yapayım. Aphrael dan en iyi şekilde kurtulmanın bir yolunu bulacağım. Bunun için ne gerekiyorsa yapacağım. Ama böyle olmaz. Senin incinip incinmediğini düşünerek hamle yaparsam sonumuzun ne olacağı açık.” Dedim sakin olmaya çalışarak. James hiçbir şey demedi. Belirli bir şey düşünmediğinden ne düşündüğünü de anlamadım. Sadece kızgındı. Hepsi bu.
   Arabadan çıkıp okul binasına doğru yürüdük. Birinci derse zar zor da olsa dayanmıştık. James geri kalan derslerde oyalanmak için ipodunu aradı ama arabada unuttuğunu hatırlayıp otoparka gitti. Çan sesleri duydum. Ben daha ne olduğunu bile anlayamadan sırtıma bıçak saplanıyormuş gibi bir acı hissettim. Aynısını James de hissetmişti. Dizlerinin üstüne çöktü. Çan sesleri giderek yükseliyordu. Eğer bunu James de duysaydı sanırım bir daha hiçbir şey duyamazdı. Neler olduğunu anlayamıyordum. James haykırıyordu. Acının şiddetlenmesiyle haykırışlar da iki katına çıktı. Sonrası karanlıktan ibaretti. Birileri beni çekiyordu. Yukarı doğru. Bu hissi biliyordum. 666 yıl önce de cennete geri dönerken acı kısmı dışında aynı şeyler olmuştu. Ama asıl konu acı değildi. Şu an önemli olan nokta neden cennete geri döndüğümdü.
   Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey bağlı olduğum zincirlerdi. Bunlar dünyada bulabileceğiniz her hangi bir demir yığını değildi. Bunlar cennetin cephanesinden çıkma en güçlü meleğin bile karşı koyamayacağı silahların en zararsızıydı. Ama yine söylüyordum asıl konu nedendi? Neden bu haldeydim? Kendimi incelerken – eski halimi- Raguel ın sesiyle irkildim.
“ Seni bu halde görmek üzücü, kardeşim Cassiel. Senin ne kadar çalışkan, babamıza ne kadar sadık olduğunu en iyi ben bilirdim.” Dedi. Rahatsızlık verecek derecede sakindi. Ve ben hala neler olduğunu anlamıyordum. Raguel adaletin meleğiydi. Baş meleği… Ve adalet anlayışı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Önemli biri olmadığımı söylemiştim.
“ Hala öyleyim. Ve neden burada olduğumu anlamıyorum. Yanlış olacak ne yaptım?” diye sordum sesimdeki çaresizliği saklama ihtiyacı duymadan.
“ Sorun da o zaten. Hiçbir şey yapmadın. Gerçi yapsaydın da sonuç değişmezdi. Kız ruhunu şeytana sattı. Ve sana ne olacak biliyorsun. Artık buraya ait değilsin. Cennetten kovuldun. Dünyaya düşmüşlerden biri olarak gönderileceksin. Kanatların koparılacak. Seni sevdiğimi bilirsin bu yüzden küçük bir iyilik yapacağım ve sana bir beden ayarlayıp o çocuğun yanına göndereceğim. Ondan sonrası senin, artık bizimle değilsin. Ve istediğini yapmakta özgürsün. Bunun kolay olmayacağını ikimizde biliyoruz tabi o yüzden iyi şanslar. Bakarsın bir gün tekrar karşılaşırız.” Dedi. Elini kaldırdığı anda arkasında iki melek belirdi. Bana doğru gelmeye başladılar. Lanet olsun, kanatlarımı koparacaklardı. Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi ne düşüneceğimi bilmiyordum. Raguel e tekrar baktım ve büyük bir ciddiyetle;
“ Neden?” diye sordum. Yüzüme anlamsız bir ifadeyle baktı.
“ Ne neden?” diye soruma soruyla yanıt verdi.
“ Neden bu göreve gönderildik? Neden bunun için onlar seçildi? Neden bir anlaşma yapıldı?” sesim giderek yükseliyordu. Bazen olur ya her şeyin bittiği yerdesinizdir. Sizi kurtaracak ne bir söz ne de başka bir şey kalmıştır. Siz de daha kötüsü olmayacak diye saçmalayıp durursunuz. İşte ben de o anların birindeydim. Raguel buna karşılık gülümsedi.
“ Bakıyorum dünya seni değiştirmiş Cassiel. Artık kendi kendine düşünebildiğini sanıyorsun. Sana yapma ya da devam et demeyeceğim. Ama şunu bilmelisin ki artık bir ölümlü bile olsan sen onlardan değilsin. Hiçbir zaman olmadın, olmayacaksın da. Buna kendini kaptırmasan iyi edersin. Soruna gelince de… Babamın Lucifer ı ne kadar çok sevdiğini biliyorsun, şeytanların başını çekse de. Ona bir şans vermek istedi sanırım, ona yaptığının yanlış olduğunu göstermek için bir şans… İşe yarayıp yaramadığını ise zaman gösterecek.” Gözlerime bakıyordu ama sanki başka bir şeyler görüyordu. Açıklaması karışık olan kafamı daha da karıştırdı.
“ Neden onlar seçildi peki? Belli bir kriter var mıydı?”
“ Tek kriter 16 ile 18 yaş arasında olmalarıydı. Onun dışında neden seçildiler bilmiyorum. Ben işin farklı taraflarıyla ilgileniyorum. Ve yapacak çok işim var. O yüzden kusura bakma ama acele etmeliyim. Hazır mısın?” Sesi de gözleri kadar boştu.
“ Hazırım.” Dedim bende zerre kadar bile bulunmayan gücü göstermeye çalışarak.
      Kanatlarıma son bir kez baktım. Üzerinde altın hareler olan bembeyaz kanatlarıma… İpekten daha yumuşak, benim sahip olduğum tek şey olan kanatlarıma… Sonrası kelimelere dökemeyeceğim kadar acı doluydu. Karanlıktı. Hissettiğim boşluk, eksiklik duygusu yerini hiçbir şeyle dolduramayacağım kadar büyüktü. Artık ne olduğumun nerede olduğumun hiçbir önemi yoktu. Evrende bana verebilecekleri hiçbir şey bu anı unutmamı sağlayamazdı. Gözyaşlarım olsaydı da ağlayabilseydim diye düşündüm. Belki biraz rahatlardım. Sonra çan sesleri duydum. Sanırım bunlar duyduğum son çan sesleriydi. Yani manevi anlamda… Özleyecek miydim? Tabiî ki de. Başımı arkaya atıp göklere son kez bakarken artık zincirler yoktu. Düşüyordum. Hem de feci bir hızla. Bunu daha önce iki kere yaşamıştım. Ama onlar bu kadar acıtmıyordu. En azından yere çakılacakmışım gibi hissetmiyordum. Bitmesi için dua ettim. “Tanrım beni affet.” diyerek… Gerisi yine karanlık…
     Uyandığım da James le birkaç kere geldiğimiz parkta oturuyordum. Hava karanlıktı. Ah, artık kesinlikle bir fobim vardı. Karanlık. Saat kaçtı acaba? En azından James in evine nasıl gideceğimi hatırlıyordum. Sorun şuydu ki ne diyecektim? Nerede yaşayacaktım? Psikolojim de ayrı bir olaydı tabi. Şiddetle esen rüzgârın içimi ürpertmesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Donarak ölmek de iyi fikirdi ama sonraya saklayabilirdim. James in evine geldiğimde ışıkların hala açık olduğunu görünce saatin geç olmadığını fark ettim. James in odası 2. kattaydı. Ve yerleri kaplayan kar yüzünden cama atabileceğim küçücük bir taş bile bulamadım. Kapıyı çalıp içeri girmekten başka bir seçeneğim yoktu. İkinci çalışta Bayan Davis kapıyı açtı.
“ İyi akşamlar Bayan Davis, ben James in okuldan arkadaşı Cassiel Adams. Bir ödevle alakalı onunla konuşmam gerekiyor da, içeri girebilir miyim?”
“ Nerede oturuyorsunuz Cassiel? Anneleri tanıyor muyum? Seni daha önce hiç görmedim de.” Çok tatlı gülümsüyordu. Ama bakışlarında birazcık şüphe vardı.
“ Şey, aslında biz yeni taşındık. Evet, yeni taşındık. Sağ olsun James okulda çok yardımcı oluyor. Rahatsız ettiysem özür dilerim, önemli olmasaydı gerçekten gelmezdim.” Dedim bende tatlı görünmeye çalışarak. Az daha unutuyordum, umarım üzerimde giysi sayılabilecek bir şeyler vardır. Kadına çaktırmadan kendimi alttan yukarı doğru inceledim. Hiçte fena sayılmazdı. Bir de yüzümü görebilseydim süper olurdu. Umarım liseli gibi görünüyordur diye düşündüm. Raguel ı ben de severdim ama dediğim gibi adalet anlayışı ya da yaptığı iyiliklerin çıtası hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
“ Ah, olur mu hiç öyle? Gel bakalım tatlım.” Dedi kapıyı açarak. İçeri girdiğimizde
“ Sen rahatına bak ben James e sesleneyim.” Dedi. Baba Davis yoktu. James adımı duyduğunda şaşkınlıktan donakaldı ki gelmesi biraz uzun sürdü. İçeri girdiğinde gördüğüm James çok farklıydı. Kendinden daha büyük görünüyordu. Gözleri şişmiş ve kızarmıştı. Ağzı da bir karış açıktı.
“ Odama gidelim Cass. Daha rahat çalışırız.” Dedi. Kendini normal görünmeye zorladığı her halinden belliydi.
“ Tamam, nasıl istersen.” Diye yanıt verdim onu odasına kadar takip ederek. Kapıyı kilitleyip darmadağın olan yatağın üstündekileri kenara iterek oturdu. Gözlerimin içine bakarak:
“ Ben porno dergilerimi nereye saklarım?” diye sordu. Dalga geçiyordu her halde. Onca şeyin arasında sorduğu soruya bakılırsa akıl sağlığı giderek kötüleşiyordu. Sonra neden sorduğunu anladım. Cevabı tabiî ki de biliyordum. 
“ Saklamazsın. Kitaplığın üstündeki dergi koleksiyonunun ender parçalarından biri onlar.” Ayağa kalktı. Karşıma dikilip bana sıkı bir yumruk indirdi. Acı ve şaşkınlık karışımı bir refleksle inledim. Gözlerimi “ne yapıyorsun sen be?” der gibi ona diktim.
“ Oh be! Sonunda rahatladım. Bunu hep yapmak istemişimdir.”
“ Manyak herif, derdin ne senin? Annenler şiddetin zararlarından hiç bahsetmedi mi sana?” Şimdi yumruklama sırası bendeydi. Ama kendimi zor da olsa tuttum.
“ Aman Cass ne olmuş yani? Adam mı öldürdüm? Hayır. Hem gözde kavgaya karıştığını gösteren bir morluk olması eminim seni daha havalı gösterir, anlarsın ya sert çocuk tiplemesi. Ama tabi bu kadar dert ediyorsan bir yumruk da sen atabilirsin.”
“ Bok ye.”
“ Waow, alındım.”
“ Zorbasın, kaçıksın, götün tekisin… Bunda alınacak ne var James? Adam mı yumrukladım?” Onun sesini taklit ederek söylemiştim bunu. Ses demişken aklıma yeni sesim geldi, James in sesinden biraz daha kalın, biraz daha erkeksiydi.
“ Senin de benden pek farkın yok hani, özellikle kaçık kısmı.”
“ Anlayamadığın şeylere kaçıklık diyemezsin.”
“ Doğru, mesela bugünden hiçbir bok anlamadım.”
“ Ah, hiç sorma… Hatırlat, eğer bir gün intihar etmeye kalkarsam asla yüksekten atlamayacağım.” Gözlerimin içine daha da dikkatli bakarak bana sıkıca sarıldı. Ben de karşılık verdim.
“ Lanet olsun Cass,  meraktan delirecektim. Ne oldu sana? Nereye gittin ve bu yeni bedende neyin nesi?” diye sordu sabırsız bir şekilde.
“ Ben de ne zaman soracaksın diyordum. Tamam, hepsini anlatacağım ama bana iki dakika ver.” Diyerek banyoya yürüdüm o da ne yapacağıma bakmak için peşimden geldi. Işığı yakıp aynanın karşısına geçtim. Aynada gördüğüm şey kesinlikle ben değildim. Raguel a hakkını vermek lazım iyi iş çıkarmıştı. Bir düşmüş melek ne kadar megaloman olabiliyorsa ben de kendime hayran hayran bakarken o kadar megalomanlaşmıştım. Boyum James ten 4-5 cm kısaydı. Fitness salonunda yeterince takılan ve düzenli olarak spor yapan birinin vücuduna sahiptim. Ciddi anlamda seksi olan. Koyu renk saçlarım, fazla beyaz bir yüzüm ve yeşil-mavi (çoğunlukla mavi) karışımı gözlerim vardı. 19–20 yaşlarında görünüyordum. Aphrael ın eski gotik halinin erkek versiyonu gibi bir şeydim. Fazlasıyla hoş bir şey. Yüzümde oluşan kocaman gülümsemeyle James iyice meraklandı.
“ Ne olduğunu bana da anlatmayı düşünüyor musun acaba?”
“ Sence de muhteşem görünmüyor muyum?” dedim sırıtarak. Onca şeyden sonra mutlu olduğum söylenemezdi ama gülümsenecek en ufak bir şey bulunduğunda da kaçırmamak lazımdı.
“ Benim kadar olmasa da fena sayılmazsın.” Dedi o da gülerek.
“ Fena sayılmaz mıyım?” dedim koluna yumruk atarmış gibi yaparak.
“ Tamam, taş gibisin de ben ilgilenmiyorum desem?”
“ Teşekkürler, ikisi için de.”
“ E, bütün bunların nereden çıktığını anlatmayacak mısın?” dedi ısrarla. Birazcık olan keyfim de yerini dertlere bıraktı. Hiç bitmeyen sorunlara…
“ Anlatacağım ama senin duymak isteyeceğini sanmıyorum.”
“ Ne oldu?”
“ Dee…” Derin bir nefes alıp devam ettim. Ruhunu Aphrael a satmış. Bu yüzden kaybettik, beni görevden aldılar. Sonra da cennetten kovdular. Kanatlarımı kopardılar. Artık düşmüş bir meleğim. Ne melek ne insan yani…”  Gözyaşlarım gözlerimi yakıyordu. Ağlamak üzereydim.
“ Ne demek Dee ruhunu satmış? Nasıl?” Onun da durumu benden farksızdı. Zaten çocuğa Dee demeyin, gözyaşı stoku eksilere iniyordu.
“ Neden ve nasıl yaptığını bilmiyorum. Ama yapmış. Ve ruhunu satması demek onu tamamen kabul etmesi, her şeyiyle ona teslim olması demektir. Bu Dee ye fiziksel olarak zarar vermeyebilir. Ama Aphrael ın yapacağı her şeytanlığa şahit olacağından ve izin vereceğinden ruhsal olarak neler olur kim bilir. Ona yardım etmeliyiz James. Artık bir melek olmayabilirim ama bu şeytanın kazanmasına izin vereceğim anlamına gelmez. Hem Dee nin bu durumda olmasını da istemiyorum. Mutlaka bir yolu olmalı. Söz veriyorum elimden geleni yapacağım.” Dedim. Yapacaktım da. Nasıl bilmiyorum ama James le Dee nin bunları yaşamasına izin veremezdim. James koluyla gözyaşlarını sildi. Bana tekrar sarıldı. Bırakmadan;
“ Sana güvendiğimi biliyorsun Cass. Teşekkür ederim, yanımda olduğun için, dostum olduğun için teşekkür ederim.” Dedi.
“ Eğer ağlamayı kesersen ben de sana güveneceğim çocuk. Dee yi kötü kraliçenin elinden kurtarma operasyonuyla daha sonra detaylı bir şekilde ilgileneceğiz. İlk önce beni ne yapacağız onu düşünelim.” Dedim gülümsemeye çalışarak.
“ Orası kolay. Sana uygun bir yer bulana kadar bizde kalırsın. Tabi saklanmayı öğrenmen şart. Sonra seni bizim okula yazdırırız diyeceğim… Ama nasıl olacak ki kimliğin bile yok.”
“ Kimliğim var. 13 aylığına dünyada pratik yaparken ne olur ne olmaz diye bir yerlerden ayarlamıştım. Ama sorunlar bununla bitmiyor; birincisi kimliğe göre senden 2 yaş büyüğüm, ikincisi daha önce hiç okula gitmediğim için muhtemelen anasınıfından başlamalıyım. Tanrım, 19 yaşındaki çocuğun dramı diye 3. sayfaya haber olurum kesin.” James kahkaha atmamak için kendini sıkıyordu.
“ Artık iki ayrı bedende olduğumuza göre canımı sıkmasan iyi edersin.” Dedim.
“ Tamam, dur aklıma bir şey geldi ama biraz tehlikeli ve yasadışı. Bir arkadaşım var, çocuk ailesiyle olan sorunları yüzünden birkaç sene okula gitmedi. Aile de baya önemli birileri. Sonra nereden yaptırdılarsa birilerine o süre içinde bir okulda olduğunu gösteren belge çıkarttırmışlar. Çocuk hiç sorun yaşamadan benim seviyemde okula devam etti. Nasıl yaptığını öğrenmeye çalışırım. Aynısından sana da buluruz, sen de böylece okula gidebilirsin. Hem de son sınıf olarak.”
“ Saçmalama. Hiç gitmem daha iyi. Zaten ne işime yarayacaksa.”
“ Asıl sen saçmalama. Ömür boyu sana ben bakamam. Okumazsan da orada burada çalışarak bir bok kazanamazsın. Hem artık hep dünyada olacağına göre kural 1: ölene kadar okula git. Ayrıca kızlarda artık kaç gram kasın var demiyorlar. Kaç para maaş alıyorsun diyorlar.”
“ Ya yakalanırsak? Hapishaneye girmektense dilenci olurum daha iyi.”
“ Bu kadar korkak olma. Yakalanmayız. Yarın ben bu işi hallederken sen de kendine kalacak yer ayarla. Benim köşede biraz param var. İlk iki taksiti onunla hallederiz. O zamana sen zaten bir yerlerde part time bir iş bulmuş olursun.”
“ Bu parayı alamam.”
“ Of, yorma beni Cass. Almayacaksın da ne yapacaksın? İşler yoluna girince bana olan borcunu ödersin olur biter işte. Nazlanmayı kes.”
“ Tamam, o zaman küçük bir iyilik daha isteyebilir miyim?”
“ İste hadi.”
“ Açlıktan ölmek üzereyim biraz yemek yesek?”
“ En kolayı ve en güzeli de bu işte: yemek yemek. Hadi gel bakalım mutfağı fethedelim.” Diyerek beni mutfağa sürükledi.

     Aradan geçen bir hafta o kadar aksiyon dolu ve yorucuydu ki nefes almakta bile zorlanmıştık. James hasta olduğundan 3 gün raporluydu. Geriye kalan 2 gün de okula gitmedi. Bu sürede bahsettiği sahte belgeler ayarlayan kişilere biriktirdiği paranın yarısını vererek okul işini halletmişti. Tabi sadece para yetmiyordu. Çocuğa birkaç gün kimlerin yaptığını söylemesi için de yalvarmıştı. Ben de kendime kalan parayla küçük ve şirin bir ev bulmuştum. Eşyaları bile vardı. James lere de yakındı. 3 kere Dee yi aramıştık. Dee bunların 2 sine cevap vermişti. Ama soğukluğu telefondan bile titrememize neden olmuştu. Ona – Aphrael a- benden ve ruhunu sattığını James in bildiğinden bahsetmedik. “Nasılsın? Nasıl gidiyor?” gibi klasik sorularla son durumu öğrenmeye çalıştık. Ama pek işe yaradığı söylenemezdi. Sorunları çözdükçe yerine yenileri geliyordu. Mesela yarın okula başlayacak olmam gibi…

     Sabah alarmın sesiyle uyandım. Yarım saat içinde duş, giyinme – tanrıya şükür, James in yeterince giysisi vardı- ve kahvaltı olayını halletmem gerekiyordu. James 8 i çeyrek geçe beni evden alacaktı. Birlikte okula gittik. Ben son sınıf olduğum için okulda ayrılmak zorunda kaldık. 4. ders İngilizce öğretmenimizin rahatsız olmasından dolayı boş geçti. Ben de öğle arasında James le buluşacağımız okulun arkasındaki bahçede bulunan çardakların birinde oturuyordum. Normalde ders saati olduğundan ve öğrenciler bu tarafı pek tercih etmediğinden etrafta kimse yoktu. Elimdeki birkaç kitabı incelerken duyduğum ve çığlık olduğuna yemin edebileceğim bir sesle irkildim. Sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladım. Ve gördüğüm manzara karşısında şok geçirdim. Lanet olsun! Eğer bir şeyler yapmazsam Dee Hailey i öldürme girişimlerinde – artık kaçıncı bilmiyorum-  altın madalya kazanacaktı. Otoparka giden yolun duvarına yaslanmış elindeki ipe benzer şeyle Hailey i boğmaya çalışıyordu. Kız kıpkırmızı oldu. Bedeninin çırpınışı giderek azalıyordu. Bir şeyler yapmak zorundaydım. Ama kendimi Dee ye şimdi gösterirsem yeni hedefi kuşkusuz ben olurdum. O yüzden bu fikirden vazgeçip aklıma ışık hızıyla gelen yeni bir fikirle elime telefonu aldım. Dee nin numarası tabiî ki de kayıtlıydı. Bir saniye bile düşünmeden ara tuşuna bastım. Dee çalan telefonu ilk önce önemsemedi. Ama ısrarlı çaldırışımın üstüne kızı kolundan tutup bir şeyler söyledi. Sonra da telefonu açtı.
“ Alo?”
“ Bırak onu Dee.” Dedim ağacın arkasına saklanarak. Pek işe yaradığı söylenemezdi ama arkası dönük olduğundan sorun yoktu. Sesimi tanımadığı için benim kim olduğumu da bilemezdi.
“ Sen kimsin?”
“ Bırak onu dedim.”  Dee telefonu kapatıp kızı saçından tutarak peşinden sürüklemeye başladı. Köşeyi dönünce gözden kayboldular. Ben de oraya doğru ilerledim. Onlar görüş alanıma girince kendimi saklayarak beklemeye başladım. Dee arabalardan zar zor görünen bir ağacın arkasına kızı bağladı. Bağırmasın diye ağzına da bir şeyler tıkıp koşmaya başladı. Gittiğinden emin olunca Hailey nin yanına koştum. Kız hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Beni görünce tanrıya şükür der gibi baktı. Hemen ipleri çözdüm. Elini tutup ayağa kaldırdığım anda kollarımın arasına yığılıverdi. Onu kucaklayıp, biraz önce oturduğum çardağa götürdüm. Başını kitaplarımın üstüne dayayıp kızı sırtüstü çardağa yatırdım. Yaklaşık 5 dakika kadar baygın kaldı, ben de ayakta durup onu izledim. Gözlerini açıp bana ilk önce şaşkın sonra minnet dolu bir ifadeyle baktı. Öksürüp, çardakta doğruldu. Hiçbir şey söylemedi, sanırım bir tür şoka girmişti. Sonra da ağlamaya başladı. Güzelliğinden hiçbir şey çalmasa da zaten kızarık ve şiş olan gözleri, daha da beter oldu. Yanına oturdum. Çekingen bir şekilde elimle omzuna dokunup sıktım. Yüzüme baktı. Sanki başka bir şey görüyormuş da görmek istemiyormuş gibi kafasını salladı. Yüzünü elinin tersiyle sildi, boğazını temizledi. Ben konuşacak sanırken o yine sustu.  
“ İyi misin?” diye sordum sonunda.
“ Sence nasıl görünüyorum? Tanrım, ne saçma bir soru bu?” dedi sinirle.
“ Bu sizin aileye özgü bir teşekkür de ben mi bilmiyorum?”
“ Yo, ‘sen koca bir aptalın tekisin’ demek aslında. Pek kurtarılmaya değer biri değilimdir de… Neden yaptın? Clark Kent misin yoksa koruyucu meleğim mi?”
“ Maalesef ikisi de değilim.”
“ Ne olduğu önemli değil zaten. Artık bir kahramansın.” Sesi giderek daha sakin çıkıyordu.
“ Teşekkürler ama büyütülecek bir şey değildi. Benim yaptığımı herkes yapardı. Yani birkaç ip çözmekten kolay ne var?”
“ Hayır, gerçekten teşekkür ederim. Bu okulun %98 inin yapmayacağı şeyi yaptın, hayatımı kurtardın. Karşılığında senin için bir şeyler yapabilirim tabi sen de istersen.” Dedi. Artık daha iyi görünüyordu. Ve daha nazik… Ama ben hayatımı kurtardın kısmına takılmıştım.
“ Hayatımı kurtardın derken? Kastın ipleri çözüp seni buraya getirmek falan mı?”
“ Seni ağacın arkasında gördüm. Dee yi nereden tanıdığını bilmiyorum ama biraz önce arayanın sen olduğuna emin sayılırım. Sendin değil mi?” Ne diyeceğimi bilemedim. Yalan söylemek o kadar da kolay değildi. Ki ben çenemi kapalı bile tutamıyordum.
“ Iı… Evet bendim. Dee benim kuzenimin sevgilisi. James Davis belki tanıyorsundur. Dee yle araları pek iyi değil James bilsin istemiyorum. Dee nin de James in bildiğini sanmasını istemiyorum. O yüzden beni görsün istemedim. Bildiğim kadarıyla o bunları yapacak bir kız değildi. Nasıl oldu anlamıyorum. Bana bir iyilik yapmak istediğini söyledin. Rica etsem bu günkü olayı unutabilir misin?” Kız yüzüme önce şaşkın şaşkın baktı. Sonra şaşkınlığının yerini sinir ve her zaman ki ukalalığına bırakırken;
“ Saçmalama! Tabiî ki de unutamam. Az daha ölüyordum. O geri zekalı sürtük beni boğazlıyordu.”
“ Ben de oradaydım. Ne olduğunu biliyorum. Benim için bir şey yapmak istediğini söyledin, ben de rica ettim. Hayır dersin olur biter. Kabalık etmeye gerek yok hanımefendi.” Bunu yüzyıllar öncesine ait biri gibi söylemiştim. İşin aslı, öyleydim de… Bazen hatlar karışıyordu ve yapacak hiçbir şey yoktu.
“ Bak sen, kahramanımız pişman oldu bile. Sen kesin beni de bu olayı unutayım diye kurtarmışsındır zaten değil mi?”
“ Alakası yok. Yine olsa aynı şeyi yapardım. Ama pişman olduğum bir konu olduğu doğru. Keşke seni öylece orada elleri kolları bağlanmış bir şekilde bıraksaydım da biraz akıllansaydın, belki şu tadından yenmeyen ukala tavırlarından da vazgeçerdin.”
“ Benim de pişman olduğum bir konu var. Sana karşılık olarak bir şey falan yapmayacağım. Hayatımı kurtardın ve teşekkürler. Nokta.” Ayağa kalkıp yürümeye başladı. Ama gitmesine izin veremezdim. Dirseğinden tutup çevirdim. Şov zamanıydı. Gözlerinin içine yalvaran gözlerle bakıp:
“ Bak seni kurtardım, çünkü ne kadar ukala olsan da sen buna değersin. Ki ben de ölüşünü izlemek isteyecek kadar cani biri değilimdir. Ve bunu bir karşılık için de yapmadım. Ama senden rica ediyorum, lütfen bugünü unutalım.” Kızın bakışları biraz yumuşadı. Dirseğini elimden çekti. Bakışlarına tezat bir tavırla:
“ Neden beni öldürmek isteyen bir kaltağa iyilik yapayım? Ben deli miyim?” dedi. Kulun köpeğinim numarasından vazgeçip tehlikeli tiplemesine geçme vakti gelmişti.
“ Bunu onun için değil, kendin için yapmalısın. Dee nin sana nasıl baktığını gördüm. Sence yapacağın onca şeyden sonra ‘onu boğazladım ve bunu hak ettim.’ mi diyecek? Hatırlatırım, yanında her zaman bir kahraman olamaz.” Tanrım, hiç beceremiyordum. Giderek daha da sinirleniyordu.
“ Ondan korkmuyorum!”
“ Korkmadığını biliyorum. Buna korkmak denmez. Eğer bunun sonunu bugün vereceğin kararla sen getirmezsen inan o hiç getirmez. Ve biriniz kazanana kadar da devam eder. Peki, nereye kadar? Sonuçta sen de tamamen masum sayılmazsın, eminim onu kışkırtacak bir şeyler yapmışsındır. Bırak olay bu kadarla kapansın. Başına daha fazla dert açma.” Bu sefer söylediklerimle onu etkilemeyi başarmıştım sanırım. Sanki beni duymuş gibi:
“ Etkilenmedim desem yalan olur aslında. Zekisin ve ben zeki erkekleri severim. Sonuç olarak kabul ediyorum. Bugünden kimseye bahsetmeyeceğim ama bir şartım var.” artık gülümsüyor gibiydi. Tamam, masum bir gülümseme değildi ama ne olsa yapılacak kadar güzeldi. Ben de gülümseyerek:
“ Bu kahramanlık da baya zor bir işmiş. Git kızı kurtar, o yetmedi yalvar, bir de üstüne ‘emrinize amadeyim, madam’ moduna bağla. O yüzden yerine getirilmesi kolay bir şey olursa sevinirim tatlım.” Neden böyle konuşmuştum bilmiyordum. Sanırım giderek James e benziyordum. O da zamanında kızlara az kur yapmamış ne de olsa… Şaşılacak nokta ise işe yaramış olmasıydı. Hailey artık kesinlikle gülüyordu. Hoşuna gittiği her halinden belliydi.
“ Kahraman olmakta bir şey yok, sorun benim kahramanım olmak tatlım. Tabi korkmana gerek yok, söylemedim ama ben iki dakika da bin bir tavra bürünen zor erkekleri de severim. Sadece kahve içmeye ne dersin?” Yanlış mı anlıyorum yoksa Hailey gerçekten de bize randevu mu ayarlıyor? Kendimi normal görünmeye zorlayarak:
“ Bir kahve iyi gider sanırım.” dedim ve yürümeye başladım. O da koluma girip bana eşlik etti. Asıl zor olan oydu, hem de fazlasıyla… Biraz önce sinirden deliriyordu, şimdi koluma girecek kadar rahattı. Bir şey söylemeyince ben devam ettim.
“ Zor olduğumu nereden çıkardın?” Bunu en tatlı olduğunu düşündüğüm bir gülümsemeyle söyledim.
“ Bundan birkaç cümle önce bana yalvarıyordun. Sonra gözümü korkutmaya çalıştın, ardından da bana yağ çektin. Ciddi derecede karmaşık birisin. Bilmem farkında mısın?” neyse ki o da gülüyordu.
“ A, beni yanlış tanımanı istemem. Aslında zor biri değilimdir. Sadece öyleymiş gibi yapıyorum. Bilirsin, kızlar hele ki güzel ve havalı olanları her zaman merakına yenik düşer ve o zor erkeklerin peşinden gider. Yoksa bahsettiğin o kahveyi nasıl içecektik?” dedim şakayla. O da anladı ama koluma sert bir şekilde vurdu. Suçumu kabul eder gibi ellerimi havaya kaldırdım. O gülmekten başka bir şey yapmadı.
“ Bu arada ben de zor kızları severim. Hatta ukala olanlara bayılırım.” Ardından kahkaha atmıştım. Bu sefer gülmek yerine sinirle yüzüme baktı. Of of…
“ Dalga geçmeyi kes.” Dedi.
“ Dalga falan geçmiyorum. Sanırım sorun sen de. Çünkü bugüne kadar iltifattan hoşlanmayan başka bir kız daha görmedim.” Hayatımda topu topu kaç kız gördüysem?
“ Hatırlarsan sorunlu değilim dememiştim. Beni kurtardın, seçimini yaptın. Sonuçlarına da katlan.”  Onun suyuna gitmeliydim. Dee yle yaşananları bir söylerse ne olurdu kim bilir… Hem hoşuma gitmiyor da değildi.
“ Böyle olduğunu bilseydim daha erken davranırdım.” Bunu bilerek ciddi bir şekilde söylemiştim.
“ Ahh, yapma lütfen. Bana Dee için kur falan yapma.”
“ Ne var biliyor musun? Ciddi anlamda pişman olmaya başladım. Yani söylesene kim senin gibi aksi, kendini beğenmiş birini kurtarmak ister ki?” İnsanın ağzından kaçanlara mani olması epey zordu.
“ Evet, aynen böyleyim. Ve gayet mutluyum. Hala kahve içmek istemiyorsan söyleyebilirsin.”
“ Hayır. Evet. Yani seninle kahve içmek istiyorum.”
“ Neden?” Neden mi? Bu kız mı salaktı yoksa ben mi beceriksizdim? Ne cevap verecektim? Tamam buldum.
“ Gıcık bir cadının tekisin. Ama tatlı ve gerçekten hoş bir cadı...” Gülümsememin ikna edici olması için dua ediyordum. Ve işe yaradı. Hailey nin yüzüne yine o güzel gülümsemesi yerleşti.
“ Tamam, şimdilik kabul… İyi kıvırıyorsun aferin.”
“ Teşekkür ederim.” Yürümeye devam ettik. Ben bir süre bir şey demeyince o sessizliği bozdu.
“ E, anlat bakalım. Burada yeni misin?”
“ Evet, çok mu belli oluyor?”
“ Hayır, sadece daha önce burada olsaydın fark ederdim de.” Dedi.
“ Aa, şey…” sözümü kesti ve:
“ Kaçıncı sınıftasın? En önemlisi adın ne?” Hailey benimle sandığımdan daha çok ilgileniyordu sanki ve itiraf ediyorum hoşuma gidiyordu.
“ Son sınıftayım. Adım Cassiel, Cass diyebilirsin. Annemle babam vefat ettikten sonra buraya taşındım. Teyzemlerin yakınına.”
“ Ah, çok üzüldüm. Başın sağ olsun.”
“ Önemli değil. Alışıyor insan. Senin adın ne?”
“ Hailey, ben ikinci sınıftayım. James le bazı derslerimiz ortak hatta.”
“ Güzel bir ismin varmış Hailey.”
“ Seninki daha güzel. Cassiel ın bir melek ismi olduğunu biliyor musun? Bir hikâyesi bile var. Bundan 666 yıl önce bir görev için dünyaya gönderilecek meleklerden biri olarak seçilmiş. Görevinin zamanını ve ne olduğunu bilmiyorum ama efsaneye göre başarısız olmuş. Sonra da hayatına düşmüş bir melek olarak devam etmiş.” Diye anlattı. Şok dalgası bütün bedenimi sararken titremeye başladım. Bunların hepsi koca bir tesadüf olabilir miydi? Hayır. Peki, bütün bunları nasıl bilebilirdi? Kendi hikâyemden ben bile habersizken o bunları nereden öğrenmişti? Hiçbir fikrim yoktu. Yeniden konuşmaya başlamak fazlasıyla zordu. Ama kendimi zorladım.
“ Vay canına. Etkileyiciymiş. Okuduğun kitabın adını bana da söylemelisin.” Dedim. Tedirgin olma sırası ona geçmişti. Ve ben nedenini deli gibi merak ediyordum.
“ Şey, eski bir kitap. Büyükbabamındı. Kitapçılardan bulabileceğini sanmıyorum. Zaten saçma sapan şeyler. Okumaya değmez.” Diyerek geçiştirdi. Ama daha fazlası olduğuna emindim.
“ Tamam, öyle olsun. E, kahveyi ne zaman içiyoruz?”
“ Yarın okul çıkışı uygun mu?”
“ Süper. O zamana kadar kendine iyi bak. Yalnız kalmamaya çalış, kahveyi tek başıma içmek istemiyorum.”
“ Öyle yapacağıma emin olabilirsin. Tekrar teşekkürler bu arada. Yarın görüşürüz.” Yanağıma bir öpücük kondurup binanın içine daldı. Ben de James i bulmak için buluşmaya karar verdiğimiz çardağa geri döndüm. Aklımda bin tane şeyle… Hailey nin bahsettiği kitabı bulmalıydım. Bunu nasıl yapacağımı da tabi… Belki bir ara James e sorabilirdim. Kız tavlama konusunda benden 10 kat daha tecrübeli olduğu kesindi…
3

**BÖLÜM 5**

Deeandra White

   Bedenimin hakimiyetini kaybettiğimde James in üstündeydim. Ellerim boğazına kenetlenmiş bir biçimde.. İçimdeki sürtük bana bu kadar özgürlüğü çok görmüş olacak ki beni artık varlığına alıştığım o camın arkasına tekrar yollayıp beynime bir tümör gibi yerleşti. Artık ipler onun elindeydi.Tüm bunlara şahit olup birşey yapamamak her şeyden daha çok canımı acıtıyordu.
   James in ani bir hareketiyle bedenim duvara çarparak afalladı. Ve daha gözümü açamadan James yanımda bitti. Az önceki durum tersine dönmüştü. Boğazımda hissettiğim baskının nedeni bu sefer James daha doğrusu Cass in elleriydi. İçimizdeki bedenimize sahip olan zıt kutuplar bizi yine bir köşeye itmiş kendi çıkarlarını düşünür haldeydi. Ama Aphrael ın vazgeçmek gibi bir niyeti yoktu. Cassin kulağına en baştan çıkarıcı haliyle yanaştı. İçten içe işe yaraması için yalvardığını hissedebiliyordum ama bu ufak temas da onun için başarısızlıkla sonuçlandı. Yine reddedilmiştik. Reddedilmişti. İşte o anda Aphrael ın o bahsettiği A planında tamamen çuvalladığını anladım. James le yakınlaşmamıza da bunu denemek için izin vermişti. Artık tamamen ikinci yola hazırdı. Bedenim bunun getirdiği korkuyla baştan aşağı ürperdi. James e zarar verme düşüncesi bile canımı yakmaya yetiyordu. Aphrael daki mağlubiyetin verdiği baskı artarken Cass ani bir hareketle ellerini boğazımdan çekti. Aphrael da tshirt ümü kaptığı gibi kendini dışarı attı.

'' Sen allahın cezası hiç bir boka yaramayan bir sürtükten başka bir şey değilsin.'' Hıçkırıklara boğulmuş sesimle içimdeki yaratığa haykırıyordum.
'' Beni aşağılamaktan vazgeçip sevgili James in için sızlanmaya başlasan iyi olacak.'' Sesindeki nefretin getirdiği hırıltıyla irkildim. Tamamen amacına odaklanmış, soğuk ve kararlıydı..
'' Lütfen. Lütfen sana yalvarıyorum. Ne istersen yaparım. Ne olur onu rahat bırak.'' 
'' Senin ne isteyip istememen beni hiç ilgilendirmiyor. Sen zaten ben ne istersem yapmakla yükümlüsün.''
'' Eğer ona zarar vermeye kalkarsan kendimi öldürürüm.''
'' Ah isabet olur. Bu benim için yeni bir başlangıç senin içinse bir son olmaktan başka bir işe yaramaz.'' 
  Hayatımı zerre kadar umursamayan bir şeytanda yaptığım bu saçma blöfün işe yaramasını beklemiyordum tabiki... Çaresizdim. Kapana kısılmış gibi hissediyordum ve artık isyan etmek için en ufak bir cesareti de kendimde bulamıyordum. Arabama atlayıp son hızla evin yolunu tuttum. Geçen gün yaşadığım kazaya bugün tam anlamıyla özlem duyuyordum.
'' Bunun başka bir yolu yok mu? James i incitmeden?'' Diye sordum sonunda.
'' Bu tamamen sana bağlı.''
'' Ne demek bu şimdi?'' Bana bağlı olan şey neydi? Cevap vermesi için çok ısrar etmeme rağmen tek kelime dahi etmedi. Artık benimle olan konuşmalarını sınırlandırır gibiydi.
   Eve geldiğimde annemin arabası kapının önündeydi ve bu, beni sorularla dolu bir konuşmanın beklediğinin işaretiydi. İçeri adım atmamla birlikte annem yanımda bitip kollarını bedenime sıkıca doladı.
" Tatlım ben yokken neler oldu? Sana hazırladığım sandviçleri yedin değil mi? Aklım hep sendeydi.''
" Anne ben iyiyim.'' Koca bir yalandan başka bir şey değildi bu. Artık iyi kelimesinin yanından bile geçemeyeceğimi biliyordum.
" Biraz yorgunum odama çıkıyorum.'' Diye devam ettim. Ve bu kesinlikle yalan değildi.
" Peki sonra konuşuruz." Ben odama çıkana kadar annemin meraklı bakışları da bana eşlik ediyordu. Kendimi odama attım ve kapıyı kilitledim. Bedenim yaşadıklarımın ağırlığıyla çalışma masamın yanına çöktü. Kafamı dizlerimin arasına sıkıştırdım. Beynim kurtuluş yolu aramaktan iflas eder haldeydi. Saçma olduğunu bilmeme rağmen bir fikirle ayaklandım ve bilgisayarımın başına geçtim. 
  ''Şeytandan kurtuma yolları''   Tamam, epey gülünçtü belki ama her yolu denemeye hazırdım. Karşıma alakalı alakasız bir çok site çıktı. Geneli şeytana tapan gotik tiplerin zırvalıklarından ibaretti. İlgimi çeken şeyse incilden ayetler barındıran birkaç site oldu.

''Kutsal Kitap'ta Işığa karşı savaşı bitmeyecek,
 Işığı şu ya da bu ölçüde izleyen herkesi sefil, acı verici,  korkunç durumlara düşürmeye devam edecek.''  Amacının bu olduğunu Aphrael dan da duymuştum. Beni bekleyen gelecek de buydu. Sefil, acılı ve korkunç bir son...

''Şeytan (Düşman) vazgeçsen de ey üstad, hiç değilse benden sonra bu dünyanın ne ömrü kaldıysa biraz nefes alabilsinler... Sen de yine Göklerdeki o görkemli yerine geri dön. Kimbilir, 
belki mümkündür! ''  Beynimde Cass la Aphrael ı bu repliklerle bağdaştırmaya çalışıyordum.

  Elime geçen tek şey daha fazla kafayı yememe neden olan bu cümlelerden başka bir şey değildi. Ne bekliyordum ki? Sonuç olarak kaç insan içinde bir şeytanla günlerini geçirip kurtuluş yollarını da internete yazar ki?

'' Lanet olsun. Artık bana ne istediğini söyle ya da ne yapacaksan yap ve şu işkenceye bir son ver.'' dedim daha fazla dayanamayıp.
'' Tamam itiraf ediyorum. Çabalarını izlemek çok eğlenceliydi. Açıkçası benden bu kadar çabuk sıkılmana bozuldum. Daha yeni başlıyoruz. Ama madem sen sıkıldın, bu işi senin için kolaylaştırabilirim daha doğrusu James in için.''
'' Peki. Derdin neyse söyle yapmaya hazırım.''
'' Hah. Bu iş sandığımdan kolay oldu. Genelde kolay galibiyetten zevk alan biri değilimdir.''
'' Saçmalamayı kes ve söyle artık.'' Sesimdeki güven duygusunu uzun zamandan sonra ilk defa hissediyordum. Çünkü artık James e zarar vermek dışında her sona hazırdım.
'' Şeytanla anlaşma terimini hiç duydun mu tatlım? İşte ben o amaç için buradayım.''
'' Anlaşma mı? Kastın ruhumu sana satmamsa avucunu yalarsın sürtük. Benim ruhumun James le ne ilgisi var ki?'' İşte yolun sonu.. Son çıkış kapısı da yüzüme büyük bir gürültüyle kapatılmış oldu.
'' Bu anlaşmayla sen tamamen bana itaat eden biri yani tam anlamıyla benim kulum oluyorsun şapsal. Bu da beni o iyilik meraklısı kainat müdürü ve onun yalakalarından daha üstün kılıyor. Bu anlaşmanın senin çıkarına olan tarafı ise ben tüm isteklerini yerine getirmekle yükümlü oluyorum buna James in güvenliği de dahil. Ayrıca bu anlaşmayla sevgili James in içindeki sülükten de kurtulmuş oluyor. Biz buna karşılıklı çıkar ilişkisi diyoruz.''
'' Peki sattıktan sonra bana ne olacak?''
'' Ah. Sonunda kendini düşünmek aklına geldi. Artık tamamen benim yolumu izleyen iş ortağım olacaksın. Sonsuza dek... Kararını ver!''
'' Şimdi olmak zorunda mı? Düşünmeye ihtiyacım var. Bu.. Çok ağır...''
'' Pekala ama fazla uzatmasan iyi olur çünkü benim için zaman azaldıkça James içinde azaldığını gösterir.'' 
Hissettiğim çaresizlik şimdi çok daha baskındı.Tonlarca ağırlık ciğerlerimi eziyormuş hissi veriyordu. James için kendimden vazgeçmek çok büyük bir fedakarlık, kendim içinse James i yok etmek bencillikten başka bir şey olmazdı. Tüm gece düşünmeme rağmen ikimiz adına da bir çıkış yolu bulamadım ama kendim için kesinlikle James i hiçe saymayacağımdan emindim. Eğer bunu yaparsam içimdeki yaratıktan ne farkım kalırdı ki? 
   Güneş ışıkları perdenin aralıklarından yüzüme vurduğunda ,ben yerde kollarımı dizlerime kenetlemiş haldeydim. Başımı kaldırıp saatime göz attım. Bu pozisyonda yaklaşık 5 saat durmaktan dolayı her tarafım ağrıyordu. Buna başımda dahil. İçimdeki yaratıkla birlikteliğim 4 günü bulmuştu. Tüm gece sonunda vardığım kanı da son fedakarlığımı James için yapmaktan yanaydı. Benim yüzümden böyle bir sonu hak etmiyordu. Şeytanla olan anlaşmamı öğrenince bana karşı hissettikleri artık eskisi gibi olmayacaktı. En fazla 2 gün peşimden koşup kurtarmaya çalışacak ama eninde sonunda benden ve yaptılarımdan tiksinerek normal hayatına devam edecekti. Açıkçası bu onu rüyamdaki gibi cansız bedeniyle görmekten çok daha iyi bir sondu. 
   Anlaşmayı yapmak için aceleci değildim. Aphrael ın şimdiden zafer sevincine girdiğinden emindim. Bense kendim olarak geçireceğim son günün tadına varma kararındaydım.
   Aşağıya indiğimde annem yemek masasının kenarına yaslanmış beni süzüyordu. Son 4 gündür çevreye anormal izlenimler verdiğimin annem gibi ben de farkındaydım.
''  Dee. Son günlerde garip davranıyorsun. Canını sıkan bir şey mi oldu?'' İçimde bir şeytanla tam 4 gün geçirdim anne ve onun saçma sapan egoları için ruhumu satmak üzereyim, işte olan bu. Anneme tüm söylemek istediğim buydu. Bunları duyduktan sonra benim hakkımda neler düşüneceğini de az çok tahmin edebiliyordum.''Tanrım kızım satanist oldu'' ya da ''Tanrım kızım kafayı sıyırdı'' olabilecek seçenekler arasındaydı. Eskiden olsa başıma gelen en ufak şeyi koşup babama veya anneme söylemek beni rahatlatırdı. Onların beni her şeyden koruyabileceklerini sanırdım. Kötü bir kabustan saklanmak gece onların sıcak yataklarında ortalarına kurulmak kadar kolaydı. Ama artık ben dahil her şey değişti. Kahramanım olan babam bir serseri tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Ve bu olay düşüncelerimle birlikte kişiliğimi de tamamen değiştirdi. İşte bu yüzden anneme söyleyebileceğim tek şey;
'' Beccayla biraz tartıştık''  Olmuştu. Teknik olarakta yalan değildi. Sorunun bu olması eskiden olsa beni üzmeye yeterdi. Şimdiyse başımdan geçenlerin yanında gülünesi bir durumdu.
'' Ah tatlım. Siz sıkı dostlarsınız, atlatacağınıza eminim.'' O tatlı gülümsemesiyle yanıma gelip sıkıca sarıldı. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. Bugünden sonra anneme yine aynı şekilde yaklaşır mıydım bilmiyordum. Bu yüzden anın tadını çıkarmak en iyisiydi. Annemin kızı için tasarladığı gelecekte böyle bir son olması aklından bile geçmezdi. Aynı şekilde benim de tabi. O iş seyahatinde yaşadığı olayları ve günün sıcak dedikodularını anlatmakla meşgulken ben sadece dinlemekle yetindim. Yer çekimine direnen gözyaşlarımla mücadele etmeye çalışıyordum. Bedensel olarak yanında olsam da artık onun eski Dee si olmayacaktım. Ama bunu, beni James in katili olarak görmesine tercih ederdim. Anneme uzunca sarıldıktan sonra yanağına hızlı bir öpücük kondurup evden çıktım. Arabama atlayıp okulun yolunu tuttum. Tüm yol boyunca bu kirli anlaşma sonucunda nasıl bir canavara dönüşeceğimi düşünüyordum.  Düşüncesi bile kendimden tiksinmeme yetiyordu. Aphrael dan sabahtan beri hiç ses yoktu. Zihnimde geçenlerden onunla anlaşacağımı anlamıştı ve bu son günümde beni serbest bırakmaya karar vermişti. Ah tanrım ne kadar iyiydi bu sürtük böyle. İstediğini alınca kibarlaşmayı biliyordu. Tam arabamı parkederken telefonumun sesiyle irkildim. Arayan James ti ve dün geceden sonra beni bekleyen şeyin ne olduğunu çok iyi biliyordum. Bir ton küfürle karşılaşma hazırlığı içinde telefonu kulağıma götürdüm. 
'' Dee sen iyi misin? Yani dün biraz sert davrandım. Daha doğrusu Cass. Yaptıklarının seninle ilgisi olmadığını biliyorum. O yüzden kendini kötü hissetmene gerek yok.'' Bu konuşma hazırladığım gardımı tamamen düşürmeye yetti. James in bu davranışını haketmiyordum. Ruhumu sattığımı öğrendiğinde benden tamamen tiksineceğini biliyordum. Olması gereken de buydu. Bir daha dün gece ki gibi bir hata yapıp onu asla kendime yaklaştırmayacaktım. Bu onun iyiliği için gerekliydi. Benim kendimden vazgeçmem gibi onun da benden vazgeçmesi gerekiyordu. Bu yüzden gardımı tekrar aldım ve kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladım.
'' James ben kendimde değildim. Yani yakınlaşmamız dahi samimi değildi.'' Yalanımın belli olmaması için yalvardım. Umarım Cass de James e aksini savunmazdı.
'' Ama ben düşündüm ki..''
'' Kevın ı Aphrael tarafından öptüğümü, Hailey i onun  yüzünden öldürmeye çalıştığımı, dünde eski Dee olarak yardım istemeye geldiğimi düşündün. Biliyorum James olmasını istediğin şey bu ama gerçek bu değil. Kevın ı öpen de Hailey i boğazlayan da bendim. Tamamen Dee, anladın mı?'' Tanrım ben bile kendimi tanıyamıyordum artık. Daha fazla yalan söylemeye gücüm kalmamıştı. Sesimin titremeye başladığının farkındaydım . James in ''canın cehenneme'' deyip telefonu kapatması için kendi kendime yalvarıyordum. Çünkü gözyaşlarımı daha fazla hapsedemeyeceğimi hissedebiliyordum.
'' Peki neden Dee?'' James in hayal kırıklığıyla dolu çaresiz sesiyle kalbime saplanan hançer daha da derine battı. 
'' Çünkü kendimi farklı hissediyorum. Eskisinden daha güçlü ve böyle devam etmesini istiyorum.''Bu sözlerin ardından telefonu kapatmamla tüm o gözyaşları bardaktan boşalırcasına hücum etti. Amacımı gerçekleştirmiştim. James in zarar görmemesi için onu kendimden soğutmayı denemiştim. Peki bu bana neden bu kadar acı veriyordu?

  Parkettiğim arabamdan hiç inmeden doğruca okuldan ayrıldım. James i, Kevın yada Becca yı görmeyi kaldıracak kadar güçlü hissetmiyordum. 2 ya da 3 saattir yoldaydım ve herkesten olabildiğince uzaklaştığımdan emin olunca arabayı soğuktan dolayı ıssız olan piknik alanı gibi bir yere park ettim. Her yer ağaçlarla doluydu. Çevresi tamamen orman sayılabilirdi. Kurumuş ağaç yaprakları ve bir kaç bank dışında hiçbir şey yoktu. Çantamı yere fırlatarak en yakın banka çöktüm. Başımı geriye dayadım ve derin bir nefes alarak hayatıma son verecek cümleyi söyledim.
'' Tamam hazırım. Ne yapmam gerektiğini söyle.''
'' Tatlım dönüşün olmadığını biliyorsun  değil mi? Tabi vazgeçmeni istediğimden değil ama seni bilgilendirmek zorundayım. Kural böyle. Herhangi bir itaatsizliğinin bedelini canınla ödersin.''
'' Başka seçeneğim yok.''
'' Pekala. Çantandan kağıt kalem ve kesici bir alet çıkarman gerekiyor.''
'' Kesici alet ne için?''
'' Dediğimi yap hadi.''
'' Merak ettiğim bir şey var. Cass e ne olacak?''
'' Düşmüş bir melek olup basit bir insan bedenine bürünecek ve tüm hayatını bu bataklıkta yani dünyada geçirecek.'' Bunları söylerken duyduğu hazzı anlamamam imkansızdı. Bu memnuniyete ben sebep olduğum için bir kez daha kendimden nefret ettim. Kalem ,kağıt ve kesici alet olarak makyaj çantamın içindeki törpü yü çıkararak ondan emir bekledim.
'' Şimdi dediklerimi yaz. Sonra yüksek sesle oku.'' Yazma işlemini tamamladıktan sonra titreyen sesimle okumaya başladım.
    
        " Korkunun Yemini
         Gökyüzünün üstündeki yüce yükseklik
         Sizin kulunuz olmaya yemin ederim
         Dünyanın dibindeki cehennem çukuru, 
         Son derece sadık olacağıma yemin ederim
         Ateşin sürekli değişen güzelliği adına
         Denizlerin gücü ve dehşet mucizesi adına
         Vaftizlikte bulduğum
         Beni bütün güzelliklerden vazgeçirdi
         Kanımla "SATAN" a birlik oluyorum
         Bütün yalanlar ve kirler ellerimden silinerek
         Size ve kontrolünüze
         Rehin bırakıyorum, vücudumu, aklımı, ve ruhumu... '' 
     
Okumayı bitirdiğimde tüm bedenim baştan aşağı titriyordu. Ağladığımı kağıda damlayan göz yaşlarıyla farkettim.
'' Ah bu çok iyi oldu. Seninle çok iyi anlaşacağımızı en başından biliyordum.'' Sesinde sadece kibir ve zevk vardı.
'' Şimdi yapman gereken şey kanınla bu anlaşmayı imzalamak.'' diye devam etti. 
   Ve ben çaresizce törpüyü alıp elime derin bir kesik attım. Kalbimdeki yaralar kadar derin olmayan bir kesik.. O kadar acıtmayan ve o kadar kanamayan ama içimdeki her şeyi alıp götüren bir kesik... Geriye kalansa iki damla kandı.. Kağıdın üstündeki gözyaşlarımın arasına katılan bu iki damla kanda biz vardık. Yaşadıklarımın özeti... İlk damla benim içindi, yani yolun sonu... Diğeri ise James için, onun kurtuluşu... Bedenimi saran bütün o titreme ve gözyaşları, çaresizlik ve beni insan yapan tüm o iyi duyguları da alıp giderken artık ben, ben değildim. Ve bir iblisin köpeği olmuş kemik yığınından başka bir şey de olmayacaktım.  İçime dolan güven, güç ve öfkeyle, eski Dee yi olduğum yerde bırakarak arkama bile bakmadan oradan uzaklaştım.
4

**BÖLÜM 4**

Cassiel Adams

Dee nin sokağından hızla ayrılıp eve gittik. Tek kelime bile etmeden… James evin önünde durdu ama arabadan çıkmadı.
“ Sen aklını mı kaçırdın tanrı aşkına? Uçkurun yüzünden az daha Dee yle..” diye bağırırken sözünü kestim. Bunu bağırarak yaptım ama benimkiler her zamanki gibi kafamızın içindeydi.
“ Kapa çeneni James.”
“ Bana ne yapacağımı söyleyemezsin. Bir daha asla bedenimi kullanmayacaksın. Asla!” diye bağırmaya devam etti.
“ Sen de bana ne yapacağımı söyleyemezsin!” Sesim beynimizi deliyordu.
“ Ah, ne yapmak istersiniz peki paşa hazretleri? Mesela sevgilimle düzüşmeye ne dersin?”
“ Benimle düzgün konuş.”
“ Sakın bana ahlak dersi vermeye kalkma Cassiel. Çünkü senin bu saçmalıklara göründüğü kadar bağlı olmadığını az önce bizzat gördüm.”
“ Ne yaptığım seni ilgilendirmez.”
“ İlgilendirmez mi? Kusura bakma ama sen masum bir insanı korumak yerine onu elinde oynatan sürtüğün biriyle sevişmeye kalktığın ve bunu benim bedenimle, benim sevgilimle yaptığın için bal gibi de ilgilendirir.”
“ Benim sınırlarımı zorlama James.”
“ Zorlarsam ne olur? Chris Angel numaralarından birini üzerimde mi denersin? Hatırlatırım, bu bedene zarar verirsen sen de zarar görürsün Cassiel. Ah, dur da tercüme edeyim, kıçın yiyorsa yaparsın!”
    Hiçbir şey söylemedim. Çünkü pes etmeyeceğini biliyordum. Ben cevap vermeyince arabanın kapısını çarparak eve girdi. Aynı şeyi – kapı çarpma tribini- evin giriş kapısı ve kendi odasının kapısında da yaptı. Kapısını kilitlerken annesi gelip “ İyi misin oğlum?” dedi. James yalnız kalmak istediğini söyledi ve yatağa sırt üstü uzandı. 10 dakika hiçbir şey söylemeden tavanı izledi. Ben de bir şey söylemeyince sinirini daha fazla bastıramadı.
“ Sözlerim ağırına mı gitti Cass? Yoksa bana küstün mü?” dedi. Bunu söyleyiş tarzını tek kelimeyle açıklarsam küstah mükemmel olurdu.
“ Ne söylememi istiyorsun James? Özür mü diliyim?”
“ Bir özür yaptığını telafi etmese de başlangıç için iyi olur.”
“ Özür falan dilemeyeceğim. Kavga edecek de değilim o yüzden çeneni kapa ve ben yokmuşum gibi davran.”
“ Bunun için sence de biraz geç değil mi? Onca şeyden sonra hem de.” Dedi. Evde olduğundan artık bağırmıyordu. Ama kesinlikle sakin değildi. Cevap vermedim. Çünkü onun sorunlarından çok daha ciddi sorunlarım vardı. Ayrıca onunla kavga etmek biraz saçmaydı. Hatta fazlasıyla saçma. Zihnim hiç uyumadı. James yüzünden bedenim de. Gece boyu Dee nin evinde yaşananları düşündü. Benim düşüncelerim de bundan farklı değildi. Güneş doğarken içimiz geçmiş, uyandığımızda saat 10 buçuktu. Okula geç kalmıştık. Gerçi geç kalmasaydık da gideceğimizi hiç sanmıyordum. James kalkıp duş aldı. Hiç acele etmeden sıcak suyun altında yarım saatten fazla durdu. Bunu neden yaptığını tabiî ki de biliyordum. Rahatlamak istiyordu ve Aphrael ın onu – beni- öpmesinden sonra kendini ciddi derecede pis hissediyordu. Elleri ve ayakları sudan buruş buruş olunca sonunda banyodan çıktı. Giyinip bir şeyler atıştırdı. Ve televizyonun karşısına geçti. Televizyonda haber programı açıktı. Buradan aslında izlemediğini anladım. Çünkü James haber izlemekten nefret ederdi. Kapatıp kumandayı kaldırdı. Koltuğun yastıklarını düzeltip tekrar oturdu. Konuşmaya başladı.
“ Cassiel?” dedi. Sesi gergindi ama bağırmıyordu. Hiçbir şey söylemedim.
“ Cass orada olduğunu biliyorum. Cevap ver.” Yine cevap vermedim.
“ Oyun oynayamayacak kadar yaşlısın Cass. Konuşursan ağzına fare boku falan girmeyecek. Şuna bir son ver lütfen.” Diye devam etti.
“ Söyleyecek bir şeyim yoksa susmaktan başka ne yapabilirim söyler misin?” dedim.
“ Söyleyecek çok şey var Cass. Mesela  ‘Ben aptalın tekiyim.’, ‘Saçma sapan zaaflarım var.’ , ‘Göt kafalı, kendini beğenmiş, lanet olası adi herifin biriyim.’. Devam etmek ister misin?” dedi. Beyninden alay ettiğini anlayabiliyordum ama sesi gayet ciddiydi. Sinirlendim.
“ Şu an tek yapmak istediğim yüzünün orta yerine sağlam bir yumruk atmak çocuk. Beni tahrik etmeyi kes.” Sinirlendiğimi o da fark etti.
“ Kendi yüzüne yumruk atmayı başarabilirsen bana da haber ver çünkü şu an aynısını ben de sana yapmak istiyorum.”
“ Sen hiç altta kalmak nedir bilmez misin? Bir kere de cevap verme.”
“ Konu sen olunca yapamıyorum tatlım. ‘Beni tahrik ediyorsun.’ ” Tahrik kısmını bilerek vurgulamıştı. Eğleniyordu hem de fazlasıyla. Ve ben dünden sonra bunu nasıl yapabildiğini cidden merak ediyordum. Sanırım Bay Umursamaz ı oynuyordu, ‘Dünya tepeme yıkıldı, ama ben Superman im gülmem lazım değil mi?’ dercesine… Ben bir şey söylemeyince devam etti.
“ Ah, ama ben o sürtük değilim tabi elimden anca bu kadarı geliyor.” Daha fazlasına tahammül edemezdim. Bu kadarı yeterdi. Sinirden kuduruyordum. Bu da sağlıklı düşünmemi engelliyordu. Kontrolü elime aldım. Kendime zarar veremediğimden sehpanın üzerindeki kumandayı alıp üzerinde tek bir çizik dahi olmayan plazmaya fırlattım. Bunu o kadar sert yaptım ki plazmanın ekranı kumandanın değdiği yerden çatladı. Çatlamak biraz hafif kalırdı aslında. Ekranın bir tarafı resmen dağılmıştı. Her şey o kadar ani olmuştu ki, James anlayıp beni azarlayana kadar bir iki derin nefes aldı. Sinirim yerli yerindeydi ama biraz daha iyiydim. Kontrolü James e geri verdim. Ve sesi beynimin içinden çıkıp kulaklarımı tırmaladı.
“ Sen cidden kafayı yemişsin! Ne yaptığının farkında değilsin. Tanrım, lanet bir melek ve 2700$ lık plazma yüzünden öleceğim hem de 17 yaşında!” Dün atlattığımız –aslında yeni başlayan- koskoca bir sorunun ardından 2700$ lık bir plazma için endişelenmesi komik gelmişti. Sinir bedenimi terk ederken kahkahalarım beynimizin içinde yankılanıyordu.
“ Bunun komik olduğunu mu düşünüyorsun? Annemler beni öldürecek. Ve senin de istediğin buysa bir silah bulup onlardan önce beni vurmalısın!” hala bağırıyordu ve ben de hala gülüyordum.
“ Üzgünüm ama ölmeni istemiyorum James. Bu kumanda fırlatma işi hoşuma gitti. Sırf bu yüzden dünyada yaşama şansımı seni öldürerek boşa harcayamam.” Kahkahalarımı bastıramıyordum. Sanki biri “smile” düğmeme basmıştı ve tekrar basıp kapatana kadar susmayacaktım. James ise sinirden delirmek üzereydi. Onun sinirini ben de hissediyordum ama dediğim gibi gülmeme engel olamıyordum. Kumandayı, ben fırlattıktan sonra düştüğü yerden alıp plazmaya fırlattı. Plazmanın sağlam görünen diğer yarısı da artık kullanılmaz haldeydi. Ben sinirden ağlamakla – James yüzünden- gülmekten çatlamak arasında bir yerdeydim. Sonunda delirmiştim. Ne güzel…
“ Ölmemi istemediğini söylemiştin değil mi Cass? Gördün mü? Artık kesinlikle bir ölüyüm.”
“ Benden bu kadar nefret mi ediyorsun James? Dünyada kalmayayım diye intihar edecek kadar.”
“ Düşüncelerimi okudun sanırım çünkü aynen bu niyetle yaptım.” Dedi ama böyle olmadığını ikimizde biliyorduk.
“ Maalesef kötü haberlerim var. Çünkü öldüğün falan yok. Dolayısıyla benim de gittiğim yok.” Artık kahkaha atmıyordum ama sinirli de değildim.
“ Her zamanki gibi bir bok bildiğin yok Cass. Mezara girmek için yaklaşık 8 saatim var.” Annesiyle babası 8’e doğru eve geliyordu.
“ Son isteğini gerçekten merak ettim. Ama bu sefer bir şeyler biliyorum James. Ölmeyeceksin.”
“ Ne biliyorsan dökül bakalım da ölüp ölmeyeceğime ben karar vereyim canım.”
“ Plazmayı halledebilirim. Eskisinden hiçbir farkı olmaz. Sonuç olarak da annenler seni boğazlamaz.”
“ Hırsızlık yapmayacaksın değil mi? Lütfen yapmayacağım de çünkü bu dünyada yaptığın son şey olur. Yemin ederim kendimi öldürürüm.” Sesi çok endişeli geliyordu.
“ Saçmalamayı kesersen sanırım içinde bir melek olduğunun farkına varırsın James. Hep Chris Angel numaralarımı görmek istemiyor muydun? Alsana numaraların kralı.”
“ Plazmanın halini düşünürsek bu biraz imkânsız sanki ha?”
“ Sanki bedenine girip seni kontrol etmem çok olası da. İnanmıyorsan kendin bak. Plazma cillop gibi yerinde duruyor.” Dedim. James plazmaya baktı ve gözlerini kırpıştırdı.
“ Ha siktir! Dostum o düzenbazla düello yapsanız paramı kesinlikle sana yatırırım. Bunu nasıl yaptın?” çok şaşkındı. Ama o da artık gülüyordu. Derin bir nefes alıp koltuğa kuruldu.
“ Nasıl yaptığımın bir önemi yok. Sırlarını bilsen de yapamazsın zaten.”
“ Ukalaya bak sen. Yapamayacağımı biz de biliyoruz herhalde. Nasıl yaptığını merak etmem sence de doğal değil mi?”
“ Melek güçlerim işte. Öyle olmasını düşündüm, öyle oldu. Merakın geçti mi?”
“ Bunu her şeyde yapabilir misin? Yani mesela benim bir eşek gibi görünmemi istesen işe yarar mı?” Dalga geçmiyordu.
“ Sen zaten eşek gibi görünüyorsun.” Dedim gülerek.
“ Ha-ha. Eşek olan ya da olabilecek tek kişi var o da sensin. Dünü ne çabuk unuttun?” diye yapıştırdı cevabı. Sinir hiç vakit kaybetmeden ele geçirdi beni.
“ Unutmadım. Unutmayacağım da. Neden çözüm üretmeye çalışmak yerine başıma kakıp duruyorsun?”
“ Melek olan ve bunlarla başa çıkması gereken sensin.”
“ O zaman bırak da kendi başımın çaresine kendim bakayım. Beni yargılamayı ve ne yapacağımı söylemeyi kes.”
“ Çok merak ettim Cass. Kendi başının çaresine bakmaktan kastın neydi? Şeytanı yatağa atıp bütün olayın içine etmek mi? Dünden anladığım kadarıyla buna sizinkiler de karşı.” Laf sokmayı iyi beceriyordu. Ama ne yazık ki bu gün lafı yiyip oturacak havamda değildim.
“ Hayret, ben de istediğinin bu olduğunu sanıyordum James. Bildiğim kadarıyla Dee’yi hala becerememişsin. Gerçekten yazık, burada Kevin senden önce davranmasın diye uğraşıyorum ama göremiyorsun.” Bunları söylediğim anda pişman olmuştum. Tanrım, ne yapıyordum ben böyle? Onu dünkü ve öncesindeki saçmalıklarla yeterince üzmüştüm zaten. Artık yapmak istemiyordum. Ama sinirlerime hâkim olamıyordum. Ve sanırım başıma ne geliyorsa bu hâkim olamama yüzünden geliyordu. James söylediklerimi sindirmek için birkaç saniye bekledi.
“ Evet, gerçekten de yazık, Cassiel. Senin bir melek olduğuna inandığım ve sana güvendiğim için gerçekten yazık. Çünkü o kaltaktan bir farkın yok.”
  Düşünceleri de sözleri kadar ciddiydi. Onu zayıf noktasından vurmuştum ve o da bana aynı şekilde karşılık vermişti. Ama fark vardı. Ben bir anlık sinirle söylediğimden ciddi değildim. Oysa o… Yerinden kalkıp odasına gitti ve kapıyı çarpıp yatağa uzandı. Hiçbir şey söylemedi. Düşünmedi de. Sanırım bunu bağıra bağıra şarkı söyleyerek başarıyordu. Çünkü hissettiğim şey ‘kalbimi kırdın’ ve ‘seni geberteceğim’ arası bir şeydi. Duyduğumsa saçma sapan şarkı sözleri…  “Die, die, die my darling! Just shut your pretty mouth. I'll be seeing you again, yeah-yeah. I'll be seeing you, in hell...”  Saçmaydı, evet ama  bu kesinlikle bizim şarkımızdı. Bizim derken kastım tabiki de Aphrael ve ben değildi. Ya da ne bileyim sanırım öyleydi. Neyse, zaten şu anki sorunum AC-JD( Aph-Cass-James-Dee) aşk zımbırtısından çok daha mühimdi. Ama ben ne söyleyeceğimi ya da ne yapacağımı bilemiyordum.
“ Özür dilerim James. Öyle söylemek istemediğimi biliyorsun.” Dedim sonunda. Beni duymazdan geldi.
“ James özür diledim. Daha ne yapayım?” diye direttim ve biliyorum bu işte kesinlikle berbattım.
“ Senden bir şey yapmanı isteyen yok zaten. Kapa çeneni ve işine bak.” Diye bağırdı. Konuşmaya başladığında aklından geçen ilk şeyle öylece kalakaldım. Sakin olduğumu göstermeye çalışarak sordum.
“ Sakın bana Dee yi arayacağını söyleme?”
“ Söylemeyeceğim zaten yapacağım. Sen kimi sikmek istiyorsan iste Cass, ama onun bana ihtiyacı var. İzin verirsen senin yapmadığın şeyi yapmaya çalışıyorum. ” dedi eline telefonu alıp.
“ Saçmalama ve bir saniyeliğine düşün. Aradığın kişinin Dee olduğunu bilemezsin. Ve eğer o değilse ki büyük ihtimal o değil, Aphrael seni kandırıp saçma sapan şeyler yapmana neden olabilir. Bak benim zihnimle oynayamaz ama seninkine ne isterse yaptırabilir. Ve ben bunu engelleyebilir miyim bilmiyorum. O yüzden sakinleş ve şu telefonu bırak. Lütfen James.”
“ Dün nerenle oynuyordu peki Cass? Bana gayet zihinsiz görünüyordun da.” Tanrım, bu çocuğu ikna etmek için oscarlık yetenek lazımdı ve o bende var mıydı? Hiç sanmıyordum.
“ Bak dünkü olay tamamen fizikseldi. Telefonda bir şey olmaz, ille de aramak istiyorsan bırak ben konuşayım.” Dememle birlikte çekmeceyi açıp bir çakı çıkarması bir oldu. Şaşkınlığım tarif edilemez boyuttaydı. Bunu düşünmeden yapmış olması da bambaşka bir olay.
“ Asla olmaz, eğer bedenimle oynarsan, ilk fırsatta seni geldiğin cehenneme geri gönderirim haberin olsun!” diye bağırdı. Blöf yapmıyordu. Kontrolü elime alsam belki bunu engelleyebilirdim. Ama iki risk vardı ve görmezden gelmem olanaksızdı. 1.si bu sinirle beni bloke edebilirdi. 2.si sonsuza kadar onun bedenini kullanamazdım ve kontrolü ona geri verdiğim zaman neler yapacağını tanrı bilirdi. Sonuç ise; pes etmek ve Aphrael ın maçı bu kadar erken bitirmeyi istememesi için dua etmekti.
“ Tamam, tanrı aşkına sakin ol. Ne istiyorsan yap ama sadece 2 dakika, lütfen James. Bıçağı da yerine koyabilirsin yemin ederim engel olmayacağım.” 
“ 2 dakika bekle, koyarım.” Dedi. Ve rehberden Dee yi seçip ara tuşuna bastı. İkinci çalışta telefon açıldı. James bıçağı bıraktı.
“ James?” dedi kız. Sesinden ağladığı belli oluyordu. Hem de ne ağlama.
“ Dee?” James bunu soru sorar gibi sormuştu. Ve sanırım herkes nedenini biliyordu.
“ Benim James, sadece ben.”  Kızın hıçkırıkları James in titremesine neden oldu. Neler hissettiğini anlatmak imkânsızdı.
“ Nasılsın?”  Şu an konuşan James daha önce hiç görmediğim bir James ti. Sesi daha önce duymadığım kadar yumuşak, kalbi daha önce hissetmediğim kadar hastaydı.
“ Sana ihtiyacım var James.” Kızın sesi fısıltıya dönmüştü. Artık tamamıyla ağlıyordu. James te ağlamaya başladı. Ve ben bir kez daha kendimden nefret ettim. Biliyordum bu son da değildi.
“ Şşşt! Ağlama lütfen. Her şey iyi olacak Dee. Söz veriyorum hepsi bitecek. Ben yanındayım. Kim olursan ol içinde ne olursa olsun sen benim Dee ‘msin anladın mı?” Ağlama diyordu ama o da ağlıyordu. Dee yi inandırmaya çalışıyordu ama o da inanmak istiyordu. Sen benim Dee msin diyordu ama o kadar basit olmadığını, bitmeyeceğini o da biliyordu. Belki de en iyi o biliyordu.
“ Eğer benim yüzümden birine bir şey olursa o zaman da böyle söyleyebilecek misin James? Ben yine senin Dee in olabilecek miyim?” Kızın çaresizliği içimi öyle acıtıyordu ki bunu dindirmek için ne gerekiyorsa yapabilirdim. Aphrael ın zalimlik boyutunu, bunu birebir hissedip de nasıl rahat olabildiğini hayal edemiyordum. Sanırım ona bu yüzden şeytan deniyordu.
  James sorunun yanıtından emin değildi. Dee ye âşıktı, onun için her şeyi yapardı. Ama ona her baktığında Aphrael ı görmek, onu her öptüğünde şeytanı da öpmek kabul edebileceği bir şey değildi. Verilebilecek en makul ve en gerçek cevabı verdi.
“ Seni seviyorum Dee. Bunu hiçbir şey değiştiremez.”
“ Bende sen seviyorum James. Ve inan sana kızmıyorum.” Diyerek telefonu kapattı Dee. James ise kendine kızıyordu. Olanları geriye sarıp ona “Sen benim Dee msin. Her zaman da öyle olacaksın.” Demek istiyordu ama istemek yetmiyordu. 15 dakika boyunca öylece oturdu. 45 dakika geçti o hala oturuyordu. Beni korkutuyordu. “İyi misin?” diye sormak istiyordum ama ona burada olduğumu hatırlatmak için pek uygun bir zaman değildi. Kapının çalmasıyla bakışlarını sabitlediği yerden uzaklaştırdı. Ayağa kalktı ve 3. çalıştı kapıyı açtı. Gelen kişi ona yalvaran ve kızarmış gözlerle bakan Dee den başkası değildi. James in gözlerinde ise şaşkınlık ve korku karışımı bir şeyler vardı. Onun şu anda Dee olup olmadığını düşünüyordu. Düşüncelerine “ Şu an kontrol Dee de James ama dikkatli ol tamam mı?” dedim. Fark edilemeyecek hafiflikte tamam anlamında başını salladı. Dee ona;
“ Ben olup olmadığımı merak ediyorsun.” Dedi ama bunu soru sorar gibi yapmıştı.
“ Sen olduğunu biliyorum Dee, buraya gel.” Sesi yumuşacıktı. Elini kıza uzatıp onu içeriye çekti ve kapıyı kapadı. Döndüğü anda büyük bir özlemle onu kollarının arasına aldı. Bir daha hiç bırakmayacakmış gibi sarıldılar. Onun sıcaklığını hissetmek, onun kokusunu içine çekmek sanki her şeyi düzeltmişti. Ortada ne melek ne şeytan ne de başka bir sorun kalmıştı. Sadece o ve hep onunla olmak istediği kız vardı. Onun Dee si. Ağlamaya başladılar. James Dee nin gözlerine bakmak için kızı bıraktı. Sol eliyle kızın omzunu tutup sağ eliyle gözyaşlarını sildi.
“ Ağlayınca tatlılığından seni yemek istemem bunu alışkanlık haline getirmeni gerektirmez hanımefendi.” Dedi. İkisi de gülümsedi. Buruk ama gerçek bir gülümsemeydi.
“ Ben... Ben iyi değilim James. Sana ihtiyacım var.”
“ Biliyorum. Benim de sana ihtiyacım var.” dedi. Elini kızın yüzünden omuzlarına oradan da kalçalarına kaydırdı. Sonra elini tutup onu odasına doğru götürdü. El ele sessizce oturdular. Birkaç dakika sonra Dee sessizliği bozdu ve:
“ Ne yapacağız? Aphrael ın mola verdiğine bakma eninde sonunda bir şeyler yapacak. Birilerine zarar verecek James hem de benim bedenimle.” Dedi.
“ O bu kadar basit değil işte. Cassiel ı unutma. O bize yardım eder.” Kısa bir duraksamanın ardından; “ Ah, sen Cassiel ı bilmiyorsun tabi. Şey, o bir melek. Aphrael gibi o da benim içimde. Ama onun dışında tamamen farklılar.” Diye devam etti James.
“ Yok, Cassiel ı biliyorum. Aphrael anlattı. Onunla ilgili planları var. Sanırım dünkü olanlar da bu planın bir parçasıydı. Ve eğer onda başarısız olursa B planına geçeceğini söyledi. Sana zarar verecek James. Dikkatli olmalısın.” Dee yeniden ağlamaya başladığında James ona sıkıca sarıldı. Ve kulağına:
“ Benim için endişelenme. Sen kendine dikkat et Dee. Sana bir şey olursa dayanamam. Güçlü olmasın. Bizim için o kaltakla savaşmalısın. Ben yanındayım, Cass de öyle. Sana zarar vermesine izin verme. Söz mü?” diye fısıldadı. Kız James in gözlerine bakmak için geri çekildi.
“ Seni seviyorum.” Dedi. Bunu o kadar kısık söylemişti ki duymakta zorlandım.
“ Ben de seni seviyorum. Herkesten her şeyden daha çok.” Diye karşılık verdi James. Ve dudaklarını benim bunları görmüyor olmamı dileyerek Dee nin dudaklarına bastırdı. Kız da ona karşılık verdi. James öpüşünü sertleştirirken Dee onun gömleğinin düğmelerini açmaya uğraşıyordu. James dudaklarını birkaç santim çekip Dee ye baktı.
“ Bunu şu an yapmak istediğine emin misin?” diye sordu. Sesi anlayışlıydı.
“ Kesinlikle. Bak, ben bunu seninle yapmak istiyorum ve bunun için bir daha fırsatımız olmayabilir. O yüzden kapa çeneni ve soyun.” Gülmeye başlamalarıyla dudaklarının birleşmeleri bir oldu. James gömleğinden kurtulup onu bir köşeye fırlattı. Yatakta geriye doğru uzanıp Dee yi üzerine çekti. Dee nin kalp atışlarını hissediyordum. Deli gibi çarpıyordu. James in kinin de onunkinden bir farkı yoktu. Bu anı görmemeyi… Onlar için – belki de hayatlarının en özel gününde- en azından bunu becerebilmeyi öyle çok isterdim ki kendimi ağlamamak için zor tutuyordum. James in elleri Dee nin kalçalarında dolaşıyordu.  Sıra göğüslerine geldiğinde Dee James in üzerinde doğruldu ve tişörtünü çıkarıp yere attı. Siyah dantelli sutyeniyle seksi kriterlerimin %2000 ine sahipti. Tekrar James in dudaklarına yapışacak sanırken elleriyle onun boğazına sarıldı. Tanrım, Dee artık yoktu. Aphrael onu, James i hatta beni oyuna getirmişti. James neler olduğunu anlamaya çalışırken kontrolü elime alıp Aphrael ı – Dee yi- duvara fırlattım. Kafasını çarpmasından endişeleniyordum ama çok geçti. Hemen oraya doğru koşup bir şeyi olmadığını anlayınca Aphrael a- Dee ye- bir de tokat attım. Aphrael ın cevabı sinir bozucu bir kahkahaydı. Elimi tutup göğsüne bastırdı. Ve kulağıma: “ İstediğini biliyorum Cass. Kuralları siktir et. İzin ver sana dünyada görüp görebileceğin en kusursuz günü yaşatayım.” Diye fısıldadı. Bu fısıltı şehvet doluydu ve göründüğünden çok daha fazlasını vaat ediyordu. Gözleri ise yalvarır gibi bakıyordu. Gerçekte öyle düşünmediğini bilsem de kulağımı okşayan nefesi, gözlerinin güzelliği, gücü ve siyah sutyeni onu olduğundan daha da çekici kılıyordu.. Ama yapamazdım. James le Dee nin ne düşüneceğini bırakın bunu kendime bile yapamazdım. Zayıf ve kontrolsüz bir manyak olabilirdim ama başarısızlığı ben bile kabul etmezdim. Derin bir nefes alıp gözlerinin içine baktım. Kendimi oradaki karanlığı görmeye zorladım. Sonra da boğazını sıkmaya başladım. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Nefes almakta zorlanıyordu. Kıpkırmızı olmuştu. Ben giderek daha da sıkıyordum. İçimi koca bir hırs kaplamıştı. Onu öldürme hırsı. Sanki onu öldürürsem her şey bitecekti. Bütün kızgınlığım bütün acım hafifleyecekti. Ama öyle olmadı. Ben sıktıkça içimdeki nefret, hırs, sinir daha da artıyordu. Ve bu hissettiklerimin Aphrael, Dee ya da başka birine değildi kendime duyduğum şeyler olduğunu bilmek de hiç yardımcı olmuyordu. James beynimin içinde “Dur! Dee yi öldüreceksin Cass. Yalvarırım, dur!” diye bağırıyordu. Ağlamaya başlamıştı. Aklıma daha birkaç dakika önce birbirlerine nasıl baktıkları geldi, James in onun gözyaşlarını silişi, öpüşmeleri… Birden durdum. Sinirime ve gözyaşlarıma hâkim olmaya çalışarak Dee nin boğazını bıraktım. Aphrael dan gelebilecek her hangi bir saldırıya karşı hazır bekliyordum. Ama onun tek yaptığı derin derin nefes almak oldu. Sonra da tişörtünü alıp küfrederek sinirle evi terk etti. Şaşırmıştım doğrusu. Nefesimi tuttuğumu James in hıçkırığını duyunca fark ettim. Artık bırakın şeytanla uğraşmayı ayakta duracak, nefes alacak gücüm kalmamıştı. Kendimden tiksiniyordum. Kızıyordum bir yandan da ne için olduğunu bile bilmeden üzülüyordum. Gözyaşlarım ateşten yanan yanaklarımı rahatlatıyordu. Bunlar ne içindi? Neden ağlıyordum? Neden kırgındım? Ona karşı koymam gerekmiyor muydu? Yapmıştım işte başarmıştım. Öyleyse neden kendime bu kadar öfkeliydim? Hiçbirini bilmiyordum. Emin olduğum tek şey yorgun olduğumdu. Derin bir nefes alıp karanlık ve küçücük olan buğulu dünyama geri döndüm.