Cassiel Adams
22/23 Şubat 2011 – Wichita/Kansas
13 ay önce dünyaya ikinci ve sanırım sonuncu kez düşmüştüm. Bu seferki acemi işi olmadığından daha iyiydi. Ama daha yeni başlıyorduk. İnsan olmanın tam anlamıyla olmasa da nasıl bir şey olduğuna şahit olunca “iyi” kelimesini ve onunla aynı anlama gelen ne varsa daha az kullanmaya başladım. İlk yaptığım şey iş bulmak oldu. Tanrı aşkına, siz insanlar o kadar bencilsiniz ki aç kalmamak için neredeyse bir meleğe bile hırsızlık yaptırıyordunuz. Neyse ki ucuz atlattım, hayatta kaldım ve kendimi bu işin -ne yazık ki olmayan- eğlenceli taraflarını görmeye zorladım. Geriye kalan zamanda yaptığım tek şey ise beklemek oldu. Bu günü beklemek… Bu 1345 ten beri yaptığım şeylerin %99 unu kapsıyordu. Geriye kalan %1 lik kısmı da hiçbir sonuç vermeyen araştırmalarımdı. Çeşitli kişilerle görüşüp yapılan anlaşmayla ya da bize verilen tarihlerde ne yapacağımızla ilgili bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Buna o kadar çok taktım ki önüme gelen ve rakam içeren her şeyi inceledim. Sayıların gizemli olduğunu düşündüm. Ama dediğim gibi elime geçen tek sonuç 666 yıl beklemem gerektiği ve 1345 tarihindeki rakamları toplayınca 13 bulmamdı. Kulağa garip geldiğinin farkındayım yani sonuçta 13 le 666 ya fan bulmak oldukça zordur. Ama sadece tesadüftür demekten başka bir seçeneğimde yoktu. Neyse ki Michael bir konuda haklıydı. O gün geldiğinde ne yapmamız gerektiği bize bildirilecekti. Dün gece kendimi bu tesellilerle, tamamen yarına adamış durumda uykuya daldım.
Nereden geldiğini bilmediğim bir “bipp” sesiyle irkilerek uyandım. Gözümü açtığımda sadece tavana bakarak bile farklı bir yerde olduğumu anladım. Dirseğimin üstünde doğrulup gelen “günaydın” mesajına aynı şekilde cevap verdim. Sonra da geri yattım. Lanet olsun! Bu ben değildim yani bir dakika evet bendim. Ama bedenim… Kesinlikle benim komutumda değildi. Ve sanki içimde biri vardı. Yani benimle birlikte ama benden başka biri... Sonra çan sesleri duydum ve gözlerim karardı.
Uyandığımda 666 yıllık bekleyiş son buldu diyebilirdim. Artık neden burada olduğumu ve ne yapmam gerektiğini biliyordum. Bedenimin adı James ti, James Davis. Kendimi ayağa kalkmaya zorladım. Ama çocuğu korkutmakta istemiyordum. O sırada yeniden bir “bipp” sesi duydum. Çocuk uzanıp telefona baktı ve cevap yazdı. Düşüncelerinden ve birlikte hissettiğimiz benim daha tanımlayamadığım bir takım duygularından öğrendiğim kadarıyla mesajın sahibi Deeandra’ydı yani sevgilisi. Okula gitmeye hazır değildim. Hele bir kız arkadaşa hiç hazır değildim. O yüzden çocuğa iyi hissetmediğini ve okula gitmek istemediğini düşündürmeye çalıştım. İşe yaradı da. Yazdığı cevap tamamen benim beynime aitti. Sonra kalktık. Biz diyorum çünkü kendimi görmezden gelemezdim. Tabi onu yok saymakta saygısızlık olurdu. Neyse banyoya doğru ilerledik. Odasındaki posterlerden ve formalardan anladığım kadarıyla basketbol oynuyordu. Bu oyunu biliyordum. Garsonluk yaptığım yerde tanıştığım çocukla birkaç kez oynamıştık. Ama bunun bana altın madalya kazandırmayacağına 100 dolarına bahse girebilirdim. Odasının dağınıklığına bakarak düzen kelimesinden tiksindiğine de tabi. Ah, birde gitar vardı. Bunu da kafamın James Davis adlı klasörüne kaydettim, önemliler notunu eklemeyi de unutmadan. Sıcak bir duşun ardından aynanın önüne geçtik. Kontrolü elime alıp aynanın karşısında birkaç saniye daha fazla oyalanmasını sağladım. Saçlarımız güneş gibi sapsarıydı, yani onun saçları. Hayır, artık benim saçlarım. Tamam, tamam, lanet olası saçlarımız. Gözlerimiz yeşildi, gerçekten hoş bir yeşil. İnce, uzun, hatları keskin çekici bir yüzümüz vardı. Boyu 1.90 a yakındı ve kızların ağzını sulandırmaya yetecek kadar kaslıydı. Kısacası fena sayılmazdı, tamam kabul ediyorum bu çocukta bundan fazlası vardı. Şu Deeandra yı ciddi anlamda merak ediyordum. Neyse ki bu merakı gidermek ve onunla tanışmak için yeterince zamanım vardı. O yüzden şimdi nereden başlamam gerektiği konusuna odaklanmalıydım. Acaba James e “dostum içine melek kaçtı, artık sevgilinin göğüslerini dikizlerken yalnız değilsin ve seni istediğim gibi kullanabilirim” desem hemen mi sıyırırdı yoksa önce sindirmesi için biraz düşünüp, sonra boku yedim diyip mi sıyırırdı bilemiyordum. Bildiğim tek bir şey vardı, o da ona zaman vermem gerektiğiydi. Kendine uzun uzun baktı. Farklılığı o da hissetmişti. Yorgun değildi, ama öyle hissediyordu. Sonra tekrar çan sesleri ve yine bayıldım. Görüntüler beynimde fotoğraf şeklinde ve algılayabileceğim bir hızla belirdi. Bunlar James e aitti. Onun anılarıydı. Onunla alakalı her şey hiçbir ayrıntı atlanmadan gözümün önündeydi. Sonra birden uyandım. Çan seslerini yine duymamıştı ama görüntüleri onunda gördüğüne yemin edebilirdim. Yüzü bembeyaz oldu. Midesi kasıldı ve aynaya yani kendine şaşkın gözlerle bakarak benim insanlardan sıkça duyduğum ama bir melek olarak kendime yakıştıramadığım küfürler savurdu. Ona yardım etmeliydim. Çocuk gerçekten de aklını sıyırabilirdi ve bu durumda hiçbir işe yaramazdı. Ona sakin olmasını, giyinip güzel bir kahvaltı yapması gerektiğini düşündürdüm. Bu onu daha da gergin hale getirdi ama düşündüklerimi yerine getirdi. Ne yapacağımı düşünmeye çalıştım. Aklıma gelen tek ve en mantıklı şey; farklı hissettiğini ona hatırlatmak ve biraz araştırmasını sağlamaktı. Ama ilk önce bir şeyden emin olmalıydım. Düşüncelerime;
“James? Beni duyabiliyor musun?” diye seslendim. Çocuk irkildi ve “ Siktir! Ne halt oluyor bana? Lanet olası beynimin içinde ne var?” diye bağırdı. Konuşsam ve kim olduğumu ona söylesem mi sussam mı karar veremezken o ceketini alıp arabasına koşmuştu bile. Bu bir klasikti. 67 model Chevy Impala. Ve tek kelimeyle mükemmeldi. Arabayı çalıştırıp hızla yola çıktı. 10 dakika sonra bir kafenin – ama öyle herkesin gittiği tamamen yasalara uygun bir yer olduğundan emin olmadığım - önündeydik. Arkadaşları olduğunu düşündüğüm birkaç kişiyle takıldı. Onu 1 saat rahat bırakmaya karar verip şu düşünce olayı üzerine çalışmaya başladım. Çıkardığım sonuçsa şuydu; istemediğim sürece beni duyamıyordu ama onun için aynı şeyi söyleyemezdim tabi. Hakkında bilmediğim tek şey kişiliğiydi. Onu da olaylara verdiği tepkilerden ve anılarından yavaş yavaş öğreniyordum. Sevilen, havalı bir tipti. Mütevazıydi de. Biraz da küfürbaz. İçtiği iki bardak kolanın ardından bir kutu bira söyledi. Ah, hayır! Tanrı aşkına, ben bir meleğim ve bırakın bir yetişkini 18 yaşında bile olmayan bir çocuğun içki içmesine müsaade edemezdim. Ayrıca bu benim de bedenimdi ve ben kesinlikle ve kesinlikle içki içmezdim. Kendimi tutamayıp “ James içki içemezsin!” diye bağırdım. Çocuk etrafına baktı ama bunun boşuna olduğunu ve sesin kafasının içinden geldiğini biliyordu. Elleri titreyerek birayı masaya bıraktı, hesabı da ödeyip telaşla arabasına koştu.
Yağmur yağmaya başladığında etrafı demir tellerle kapalı bir sahadaydık. Birkaç tahta sıradan oluşan tribün diyebileceğim yere oturdu. Öylece oturuyordu ki sonra birden ağlamaya başladı. Daha önce hiç böyle ağlayan biri görmemiştim. Hıçkırıyordu, beyni zonkluyordu ve ceketinin kolu sümükten ıslaktı. “ Ben deli değilim, bana ne olduğunu bilmiyorum ama deli değilim... Tanrım lütfen deli değilim ben!” diye tekrarlayıp duruyordu. Onunla birlikte – onun duyguları olduğu için- bende hüznü ve çaresizliği hissettim. Ama bundan fazlası vardı. Ben gerçekten de üzülmüştüm. Onun için, kendim için… Ve o zaman insan olmanın ne kadar da zor olduğunu bir kez daha anladım. Fiziksel ihtiyaçlar giderilebilirdi ama duygular, hisler engellenemezdi; kırılan kalpler tamir edilemezdi ve akan gözyaşları da geri getirilemezdi. Beynimi çalışmaya zorlayıp sonunda bir karar verdim. Bunu yapmak – bu görevi- James i her şekilde incitecekti. Söylemesem deli olduğunu düşünecek, söylesem neler yapacaktı kim bilir. Ama saklayamazdım da ve bütün doğrularıyla benden duyması daha iyiydi.
“James, iyi misin?” diye seslendim düşüncelerine.
Gelen yanıt pek iç açıcı değildi tabi; “ Bok ye, lanet şey. Bana ne yaptığını sanıyorsun?” bedenimizin hâkimiyeti şu an için onda olduğundan düşüncelerini kelimelere dökebilirdi ama onun sesi de benimki gibi sadece beynindeydi.
“İlk olarak bir adım var ve benimle konuşurken B-O-K sözcüğünü kullanma lütfen” dedim sinirlendiğimi belli ederek. Her şeyinde bir sınırı vardı sonuçta ve bu çocuk kendinden yaşça büyüklerle – özellikle bir melekle – nasıl konuşması gerektiğini öğrenmeliydi.
“ Tanrım, eğer sabrımı ölçüyorsan bilmelisin ki sınırı aşalı çok oldu. Beynimin içinde benimle konuşan hayali bir fırlama yetmezmiş gibi bir de terbiye dersimi alacağım? B-O-K miş! Düzgün söylemek yemiyorsa kapa çeneni pislik!” dedi bağırarak. Bu sefer gerçekten bağırmıştı yani sadece düşüncelerime değil.
“ Bana bak çocuk, sana ne olduğunu bilmek istiyor musun istemiyor musun? Eğer istiyorsan bana pislik, lanet, bok ya da o tarz herhangi bir şey söylemesen iyi edersin. Yoksa fırlama kimmiş göstermek zorunda kalırım.” Diye bağırdım ama benim sözcüklerim seslere dönüşmedi tabi.
“ Çocuk mu? Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Beynimin içine konuşabilmen seni bulup yüzüne sağlam bir yumruğu geçiremeyeceğim anlamına gelmez adi herif! Götün yiyorsa göster bakalım fırlama kimmiş! Ama dur düşündüm de, sanırım sana 10 saniye verebilirim siktir olup gitmen için, ne dersin?” hala bağırıyordu.
“ Tamam, bu; neydi o kadın? Ha, Lady Gaga, onun etten elbise giymesinden daha garip bir durum anlıyorum. Ama sakin olmalı ve ilk önce konuşmayı öğrenmelisin tamam mı?” dedim daha sakin bir şekilde.
“ Bak sen şuna! Bok diyemiyor ama espri yapabiliyor. Sakin mi olayım? Tamam, bunu sen beynimde ne bok aradığını söyleyince düşünebilirim.” Dedi. Israrla ‘bok’ demesi gözümden kaçmadı. Ama artık sesi daha alçaktı. Çünkü yoldan geçen birkaç kişi dönüp ona bakıyordu.
“ Son kez söylüyorum ya sakin olup adam gibi dinlersin ya da her şeyden habersiz kafayı yersin. Seç.” Dedim.
“ Tamam, lanet olsun tamam! Seni dinliyorum. Şimdi neler oluyor, benden ne istiyorsun anlat.” Dedi sesini sakin çıkarmaya zorlayarak.
“ Öncelikle seni bir konuda uyarayım, açık konuşacağım ve bu hoşuna gitmeyebilir.” Dedim soru sorarcasına.
“ Kafamın tası atmadan ne anlatacaksan anlat işte.” Böyle giderse bir haftaya kalmaz kendi kendini yumruklayan delinin birine dönüşecektim sanırım. Nedeni ise çocuğun aksilik dalında mastır yapmış olmasıydı.
“Neyse, adım Cassiel. Ben bir meleğim tamam mı? Bir iş için dünyadayım ve bunun için de senin bedenin seçildi. Anlayacağın şekilde söylersem bedeninin tapusu artık tamamıyla senin değil. Görevim birini korumak, içine şeytan giren birini. Ama henüz kim olduğunu bilmiyorum. Sana bunları söylüyorum çünkü özel alanını işgal ediyorum ve bilmeye hakkın var. Kabul edip etmemen önemli değil. İstersem bedeninle her şeyi yapabilirim ve sen buna karşı koyamazsın. Ama böyle olmak zorunda değil, anlamalı ve bana yardım etmelisin.”
“ Hop, hop! Yavaş gel. Bu iğrenç bir eşek şakası dimi? Tanrının, kıçını toplamam ve pis işlerini yapmam için beni seçtiğine inanmamı beklemiyorsun? Ah, bir de melek olayı var tabi. Söyler misin ey melek kanatların nerededir? Yani, tanrı aşkına sana inanmam için tek bir neden göster.” Dedi. Şaşırmıştı, hem de çok ama hissettikleri bu durumu sözcükleri kadar inkâr etmiyordu. Çünkü korkuyordu.
“ Yapabileceğim tek şey bedeninin kontrolünü ele alıp sana gerçekten de içinde olduğumu göstermek, inanıp inanmamak senin sorunun.” Ona melek güçlerimi de gösterebilirdim ama bu durumu daha da zorlaştırırdı ve şimdilik gerek yoktu.
“ Tamam, seni bekliyorum. Göster bakalım Chris Angel şapkandan ne çıkacak? Yalnız dur dediğimde durmazsan, ne olduğun umurumda değil gününü gösteririm.” Dedi. Ve hazır olduğu anlamına gelen derin bir nefes aldı. Ama benim aklımdan geçen tek şey Chris Angel’ın kim olduğuydu. 13 ay boyunca normal biri gibi görünmek için ve itiraf ediyorum biraz da hoşuma gittiğinden bolca televizyon izlemiştim. Baya da isim duymuştum. Ülkeyi yönetenler, dünyaca ünlü şarkıcılar, oyuncular falan.. Ama Chris Angel a ait bilgilerim eksilerdeydi. Gerçi ünlü biri de olmayabilirdi dimi ama?
“ Ne oldu? Yoksa sevimli tavşanını evde mi unuttun?” diyerek gülmeye başladı. Sinir yeni tanıştığım bir duygu olmasına rağmen baya kaynaşmıştık. Derin bir nefes alma sırası bendeydi. İyice konsantre olunca çocuğun bedeni de artık tamamen benimdi. Oturduğumuz yerden kalkıp arabaya doğru ilerledim. Anahtarları cebimden çıkarıp arabayı çalıştırdım. Gaza basacaktım ki James bağırmaya başladı. İrkildim ve bedenim üzerindeki kontrolümü kaybettim.
“ Kabul ediyorum Chris Angel, etkilendim. Ama bir daha kızıma dokunursan, o lanet olası kıçını benden sonsuz mil uzağa tekmelerim haberin olsun.” Diye küfürle karışık tehditler savuruyordu.
“ Benim isteklerini dikkate almamı istiyorsan söylediklerimi aklından çıkarmasan iyi edersin beyefendi. 1.si benimle düzgün konuş. 2.si sesini yükseltme. 3.sü derdin kendine zarar vermekse hemen yapsan iyi edersin çünkü bu saçmalıklarla uğraşacak ve senin tehditlerini dinleyecek vaktim yok. Ve son olarak bana ne olduğunu bilmediğim isimlerle hitap etme. Ha, bir de bu artık “bizim” bedenimiz lütfen biraz yardımcı ol ve buna alışmaya çalış.” Dedim. Bunu sakin ve büyük bir ciddiyetle söylemiştim yani düşünmüştüm. James in düşüncelerine bakınca da mesajın doğru iletildiğinden emin oldum.
“ Lanet olsun, peki. Küfür –sana- yok. Bağırmak; söz veremem çünkü beni delirtiyorsun. Tehdit etmek de yok. Ama öylece hemen alışmamı bekleyemezsin. En azından biraz zaman tanı ve bedenimle vedalaşmama izin ver. “ bunu söylerken umursamıyormuş gibi yapsa da sesinde ki çaresizliği duyabiliyordum.
“ Anlaştığımıza sevindim. Ama bedeninle vedalaşmana falan gerek yok. İçinde olabilirim ama gerekmediği ve çok sıkılmadığım sürece bedenini kullanmayacağım. Bu da benim sözüm. Ama biraz saygı gösterip de arada hatırımı falan sorarsan hiç de fena olmaz tabi.” Deyince, kafasını evet anlamında salladı. Motoru çalışır halde duran arabayı harekete geçirdi. 2 – 3 dakika sessizce ilerledik. Sonra ondan beklemediğim bir anda beklemediğim bir şekilde:
“ Chris Angel ı gerçekten de tanımıyor musun?” dedi. Sanırım bunu düşünmeden söylemişti çünkü kafasında söyleyeceğine dair bir düşünce fark etmemiştim.
“ Hayır, ama şapkadan tavşan çıkardığına göre sihirbaz falan herhalde?” diye cevapladım.
“ Sayılır, o daha çok binaları yok eder, suyun üstünde yürür, düşünceleri falan okur. Ee, benim sevgili Chris Angel çakmam sende neler var?” dedi gülerek.
“ Bende uçabilirdim yani dünyaya düşmeden önce. Ama binaları yok etmeyi ya da suda yürümeyi hiç denemedim. Sonra, güçlüyümdür yani normal birinden çok daha fazla.”
“ Bu kadar mı? Pardon ama küçüklüğümden beri dinlediğim meleklere hiç benzemiyorsun.”
“ Tabiî ki de bu kadar değil ama henüz bunlar hakkında konuşmayacağım.”
“ Bir şey daha sorabilir miyim? Ama eğer bunlar hakkında da konuşmak istemezsen söyle şekerim.” Dedi dalga geçerek.
“ tabiî ki sorabilirsin “şekerim”, cevap vermek için sabırsızlanıyorum.” Diye düşündüğümde evin önündeydik. James arabayı durdurdu ama dışarı çıkmadı.
“ Neden ben? Yani neden benim bedenime tecavüz etmen söylendi?” çok ciddi görünüyordu.
“ Onu bilmiyorum, 666 yıldır arıyorum ama görevimin ne olduğunu bile bu sabah öğrendim. Ayrıca sana tecavüz etmiyorum. Bunu aynı yatağı paylaşmak gibi düşünürsen kulağa daha hoş gelir.”
Kahkaha attı – acı bir kahkahaydı- ve “ 666 yıldır derken?” dedi.
“ Yer ve tarih 1345 te verilmişti. Ama onun dışında bir şey söylenmedi. 13 ay önce dünyaya düştüm. Hazırlık süreci, ortama alışma falan… Sonra bu sabah uyandığımda seninleydim. O zaman görevimin ne olduğu ve senin kim olduğunu öğrendim. Ama neden sen ve benim aradığım şeytan nerede hiç bilmiyorum.”
“ Ah, lütfen şuna seninleydim demeyi keser misin? Kendimi garip hissediyorum. Ve kesinlikle hoşuma gitmiyor.”
“James gay olmadığını biliyorum. Sen de meleklerin gay olmadığını bil.”
“Görevin şeytan avımı yani, hem de benim bedenimle?”
“ Evet, yapılan anlaşmadan dolayı elini kolunu sallaya sallaya gezen – tabi bir insanın içinde- ve ortalığı karıştıran bir şeytanın avı. Artık başka sorun yoksa eve girelim diyorum burası çok soğuk.”
“ Hah, nasıl bir şeysin anlamıyorum ki. Resmen üşüyorsun. Ayrıca kaç yaşındasın ?”
“ Üşüyorum, acıkıyorum, uyuyorum, hissediyorum hatta tuvaleti de kullanıyorum. Çünkü bir insan bedenindeyim. Senin bedenindeyim. Sen ne yaşıyorsan aynısını ben de yaşıyorum. Yaş konusuna gelince de, ben hep vardım çocuk yani senin matematiğinin yetmeyeceği kadar yaşlıyım. Ve biraz saygı görmek hakkım.”
“ Bana çocuk demeyi kesersen, istediğini alırsın Chris Angel. Son bir sorum daha var ama lütfen inkâr et. Sen şu anda teknik olarak insansan ölebiliyorsun da dimi?” hayır dememi bekliyordu ama üzgünüm daha çok bekleyecekti.
“ Oops, maalesef ölebiliyorum. Ben melek olarak kaldığım yerden tekrar devam edebilirim ama senin için ve bu beden için aynı şeyi söyleyemem. O yüzden o güzel poponu beladan uzak tut.” Dedim gülerek. Düşüncelerine konuşmama rağmen güldüğümü anlamıştı.
“ bu hiç komik değil ve siz melekler gerçekten bir boka yaramazsınız.” Dedi. Hayal kırıklığına uğramıştı. Ona elimden geleni yapacağımı söylemek istedim. Ama arabanın kapısını açıp eve girince bu günlük bu kadarının yeterli olduğunu ve biraz yalnız – artık ne kadar mümkünse – kalması gerektiğini düşündüm. Annesi ve babasına merhaba ve iyi geceler deyip odasına gitti. Üstünü değiştirip kendini yatağına attı. Sonra:
“ İyi geceler, Cassiel” dedi. İlk defa adımı söylemişti ve bunu içten yapmıştı. İtiraf etmeliyim ki hoşuma gitti. Onunla gerçek birer dost olabiliriz diye düşündüm ve iki kat daha samimi bir hisle “ Sana da iyi geceler James “ dedim. Tabiî ki yine düşüncelerine.
Ertesi gün uyandığımızda saat 8 di. Okula gitmeye karar verdik. Duşa girip kahvaltı yaptıktan sonra arabaya atladık. İlk defa okulda bulunuyordum. Eğlenceli bir yere benziyordu. James bütün sabah Deeandra yı düşündü, etrafta gözükmüyordu. Aramak istedi ama yapmadı. Onu bende merak ediyordum. Görüntülerini James in flashbacklerinde görmüştüm ama bu yeterli değildi. Çok güzel bir kızdı. James in kaslı kollarında uyumayı hak edecek kadar güzel. Bunları beynimden uzaklaştırıp öğretmen denilen o garip tiplerin anlattığı dersleri dinlemeye çalıştım. Bu iş için özel olarak seçilmişlerdi herhalde. Aranan özellikler; orta yaşlı, kalın çerçeveli gözlükleri olan, sizin canınızı okuyacağım bakışlı, anlattıklarının bir türlü sonu gelmeyen egoist kişiliklerdi. Biri vardı ki, tarih öğretmeni. Çok ama çok hoş bir bayandı. 25–30 lu yaşlarda, uzun bacaklı, kumral saçlı ve mavi gözlüydü. Üstüne giydiği mini eteği onu olduğundan daha seksi gösteriyordu. Gülümsemesi içten ve tatlıydı. Tamam, ben bir melek olabilirdim ama bazı şeyler değişmişti. İnsan bedeninde özellikle de bir erkeğin bedeninde olunca engellenemeyen bir takım hisler vardı. Kontrol edilemeyen. Ve eğer acemiyseniz bu daha da zordu. James düşüncelerimi ben istemediğim zaman okuyamazdı. Ama bedenimizle ilgili olan durumları, hissettiklerimi o da paylaştığı için bilebilirdi. Düşüncelerime; “ Waow, Chris Angel bir yerlerini kaldırabiliyormuş da haberimiz yokmuş” dedi. Eğleniyordu ama ben ne dediğini anlamadım.
“ Ne demek istiyorsun? Neyi kaldırıyorum?” diye cevapladım. Bu sözler kahkaha atmasına – herkesin duyabileceği şekilde – ve koca sınıfın gözünü ona dikmesine neden oldu. Hemen dudağını ısırıp gülmesini engelledi ve beynimin içine konuşmaya devam etti.
“ Salağa yatmıyorsun dimi? Bilmediğine inanamıyorum.”
“ bir zahmet aydınlatıver.” Dedim sinirle. Bilmemenin gayet normal olduğu bazı şeylerle alay edilmesi hoşuma gitmiyordu.
“ Dostum, bilirsin işte erkekler, onların bitmek bilmeyen arzuları, hormonlar falan… Bayan Carter la ilgili artık neler geçtiyse aklından, bir taraflarım hiç hoş olmayan tepkiler verdi. Buna sertleşmek diyoruz.”
Utanmak. Bunu ilk kez hissediyordum. İnsan olmanın neresinin güzel olduğunu merak ederek. Sırf bu yüzden düşen baya melek vardı. Saçma sapan şeyler hissetmek, güçsüz olmak için.
“ Hiçbir şey geçmedi aklımdan. Hem sadece bakmaktan böyle şeyler oluyorsa bunun senden kaynaklanmadığını nasıl kanıtlayacaksın.”
“ Ah, dostum inkâr etmeye kalkma. Eğer buna ben neden olsaydım, bal gibi de bilirdin. Ayrıca “sadece bakmaktan” bir şey olmaz, artık sen nasıl baktıysan.”
“ Sadece baktım ve biraz hoş olduğunu düşündüm hepsi bu. Bunu senin de daha önce milyon kez düşündüğüne eminim.”
“ Evet, bu hatunun bacaklar felaket kabul ediyorum. Ama orta yerde orgazm olmanı gerektirmez.”
“ O da ne demek? Ayrıca onun hakkında böyle konuşmamalısın. O senin öğretmenin.”
“ Hatırlatırım, Chris Angel artık seninde öğretmenin ve sen bunu çoktan unuttun. Orgazm olmak da biraz önce hissedip de bedeninin bazı tepkiler vermesine neden olan bir eylem. Hormonlarla ilgili ve kontrol etmeyi öğrenmelisin. Tabi bunun için de pratik gerek.”
“ Tanrım, siz berbattan da öte şeylersiniz. Düştüğüm durumu inanamıyorum. Cahilliğime ver, kesinlikle tekrarı olmayacak.”
“ Sizde acınası şeylersiniz. Seks yapmayı bırak ne olduğunu bile bilmeyen acınası şeyler.”
“ Seksin ne olduğunu biliyorum. Hiçbir zaman gerek duymadığım için ayrıntıları atlamış olabilirim. Ne var bunda?”
“ Ne mi var? Eğer bedenimi kullanmaya devam edeceksen birkaç porno izlemelisin. Sonuçta bilmemek değil öğrenmemek ayıp.”
“ Bir meleğe açık saçık filmler mi izlemesini mi söylüyorsun?”
“ Hah ah! Cassiel artık insan sayılırsın ve porno izlemek de seni cehennemlik yapmaz.” Kahkahası beynimde yankılanıyordu ama sesi anlayışlıydı.
“ Hayatta olmaz. Eğer her hangi bir konuda bir şey bilmem gerekirse bunu bana sen anlatırsın. Ayrıca porno izlemek günah mı değil mi bilmem ama senin saygısızlıktan cehenneme düşeceğin kesin. Benimle alay ediyorsun, bir melekle.”
“ Tamam, sustum. Lütfen, lütfen beni yakmayın Chris Angel!” alay etmeye de devam ediyordu. Kontrolü ben aldım ve kolumuzu iz kalacak derece de çimdikledim. Canım yanmıştı ama belli etmedim. “ Ah! Kes şunu.” Diye bağırdı beynimin içinde. Bende kestim.
Öğle arasında yemek yemek için kantine geldiğimizde açlıktan ölmekten son anda kurtulduğum için çok mutluydum. Masamızda 2 oğlan daha vardı. James gözleriyle kantini taradı. Deeandra 3 masa ötede, isimlerini James ten öğrendiğim Kevin ve Raley le sırtı dönük oturuyordu. James yanına gitmek istese de vazgeçti. Çünkü eğer Deeandra onu görmek isteseydi kendi gelebilirdi. Ama yapmamıştı. Ne aramış ne mesaj atmış ne de onunla konuşmuştu. Ben bu oğlan kız işlerine bir anlam vermeye çalışırken ki bunu James bile beceremiyordu; bir kız masamıza oturdu. Çok seksi bir kızdı. Hayır, sus! James kafasını kaldırdı ve kıza;
“ ne istiyorsun Hailey?” dedi. Kızın menekşe gözleri vahşi bir hal aldı, gülümsemesi genişledi.
“ Ah, tatlım. Boynuzlarının kafana yaptığı baskıyı anlıyorum ama kötü bir niyetim yok. Aldatılan erkekleri hayata döndürmek konusunda diplomam var bilirsin.” Sesi tatlı olsa da gözleri “ısırılmaya hazır ol” der gibi bakıyordu.
“ Lanet olası neden bahsettiğini söyle ya da siktir git.” Bu çocuk sinir bozucu bile olsa bir kızla nasıl konuşması gerektiğini gerçekten bilmiyordu. Gerçi bunu kimseyle beceremiyordu ama neyse..
“ Deeandra diyorum, dün gece Kevin in partisinde, Kevin le işi pişirmiş. İnanmayacağını bilerek fotoğraflarını çektim. Boynuzlarınla olduğundan daha seksi görünsen de aptal yerine konman hoşuma gitmiyor. Al kendin bak.” Dedi cep telefonunu cebinden çıkartırken. James telefonu kızın elinden aldı. Hissettiği şeyleri hissettiğimde kaçmak istedim. Ben bile korkmuştum artık gerisini siz düşünün. Birileri Deeandra ve Kevin i topuklamaları için uyarmalıydı. James telefonu masaya çarpıp yerinden kalktı ve Kevin e doğru yürüdü. Hailey arkadan “Bir teşekkürü hak ettim.” Diye bağırıyordu. James Kevin in karşısına dikildi. Deeandra ise James in arkasında kalıyordu. Ve yerinden kalkmamıştı. James;
“ Seni göt beyinli, sen ne halt oluyorsun da benim sevgilimi öpüyorsun ha?” Diye bağırdı. Herkes bize bakıyordu.
“ Öpüşmek nasıldır bilirsin James. Tek başına yapılmaz. Eğer sevgilin de bunu istemeseydi, böyle bir şey yapmazdım. Gerçi artık sevgilin mi onu da bilmiyoruz ya?” diye karşılık verdi. O da ayakta James in karşısında dikiliyordu.
“ Aferin öpüşmenin nasıl olduğunu biliyorsun. Peki, hiç altın yumruğu duydun mu?” dedi ve ben karşı koyamadan yumruğu Kevin in suratına geçirdi. Sanırım çocuğun burnu kırılmıştı. Ama James in umurunda değildi. Deeandra nın arkasında ayaklandığını hissedince;
“ hiçbir yere gitmiyorsun!” dedi. Hala bağırıyordu ama ona dönmedi. Bunun iki nedeni vardı: 1.si eğer onun gözlerine bakarsa yalanlarına kanabilir onu affedebilirdi. 2.si Kevin den her an bir yumruk yiyebilirdi. Ama kız onu umursamadı. “ bana ne yapıp yapamayacağımı söyleyemezsin. Sevgilimken de şimdi de.” Diyerek yürümeye başladı. James arkasını döndüğünde kız hızla kantinden çıkıyordu. Beklediği gibi yumruk arkasını döndüğü anda gelmişti. Hışımla tekrar Kevin e döndü ve;
“ Biraz erkek ol da, yumruğu sırtım dönükken savurma huyundan vazgeç.” Dedi ve çocuğun kasıklarına tekmeyi geçirdi. Bu bardağı taşıran son damlaydı. Ağrıyan sırtımı görmezden gelerek kontrolü elime aldım. Kevin in harekete geçmesine fırsat vermeden, kantinden çıktım ve okulun garajına koştum. James içimde haykırıyordu. Balataları atmış, sinirden ağzına ne geliyorsa söylüyordu. Ama pes edecek değildim. En azından sakinleşene kadar kontrolü ona veremezdim. Arabayı ararken gözüme iki siluet takıldı. Dikkatli bakınca kim olduklarını hemen anladım. Aman tanrım, Deeandra ne yapıyordu öyle? Sevgili olmalarına şaşmamalı. İkisi de adam dövmeye bayılıyordu. Deeandra Hailey i duvara sıkıştırmış boğazlıyordu. Bir şeyler yapmalıydım. James in şaşkınlığını da hissediyordum. “Yok artık! Dee ye ilaç falan mı vermişler? Çünkü Hailey nin boğazını sıkan o olamaz.” Dedi. Gerçi kevin i öpen de o olamazdı ama yapmış işte diye düşündü.
“ Üzülme, eminim mantıklı bir açıklaması vardır. Ama bunu önüne geleni yumruklayarak öğrenemezsin. Ayrıca şuan daha büyük bir sorunumuz var. Sence Dee onu öldürür mü?” bunu fısıldayarak ve gözlerimi bir an bile kızlardan ayırmadan söylemiştim.
“ Saçmalama! Dedim ya. Dee tepemizde dolaşan sinekleri öldürmeye çalıştığımda bile cinnet geçirirdi. Bırak birini öldürmeyi, çimdiklemez bile.” Bunları inanarak düşünüyordu ama şu anki manzaranın farklılığının da farkındaydı. Tam o anda Dee kızı bir şeyler söyleyip bıraktı. Ne dediği bu mesafeden duyulmuyordu. Sonra da okul binasına geri döndü. Hailey birkaç kez öksürdükten sonra ağlamaya başladı. Korktuğu buradan bile anlaşılıyordu. James te bende onun için üzülmüştük. Sonra arabaya bindik. James artık daha sakindi. Kızgınlığının yerini şaşkınlık, hayal kırıklığı, hüzün ve nefret karışımı duygular alırken bedenini ona geri verdim. “ Üzgünüm James.” Dedim düşüncelerine.
“ Sen niye üzülüyorsun ki? Lanet olası heriflerle sürten benim sevgilim.” Dedi. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Onu ne kadar sevdiğini anlamam için kalbinden geçenleri dinlemem yeterdi.
“ Teknik olarak üzülmememin imkânsız olduğunu biliyorsun. Çünkü şu an sen de üzülüyorsun. Ama ben bundan daha fazla üzülüyorum. Çünkü tek arkadaşım da hiçbir şeyin değmeyeceği bir kızın arkasından depresyona girdi.” Gergin havayı yumuşatmaya çalışıyordum ama teselli uzmanlık alanım değildi.
“ O öyle biri değildi. Ona ne olduğunu bilmiyorum ama o kesinlikle bunları yapacak bir kız değildi. Beni sevdiğine emindim Cass, bizim aramızdakinin gerçek olduğuna emindim.” Artık resmen ağlıyordu. Ah, tanrım. Asırlar önce biri bunları yaşayacağımı, salya sümük ağlayan birini teselliye uğraşacağımı söyleseydi. “ gerçekten komik bir şaka.” Deyip gülerdim. Ama bu gün normalden o kadar uzaktım ki…
“ Herkes yanılabilir James. Biz bile. Bak eğer ağlamayı kesip, biraz toparlanırsan sana şu Chris Angel ın bir bok olamadığını kanıtlayabilecek birkaç numara gösterebilirim.” Onu mutlu etmek için bok demiştim hatta güçlerimi bile ona gösterecektim. Ve sanırım o buna değerdi. Gülümsedi. Gerçek ama buruk bir gülümsemeydi. Koluyla burnunu sildi.
“ Seni kötü yola sürüklüyorum. Az önce bok dedin. Tanrım, kesin cehenneme gideceğim, kesin.”
“ Bu günahın için bir kereye mahsusluk Cassiel torpili alabilirsin.”
“ Vay, demek baya önemli birisin?”
“ Hayır, önemli biri değilim James. Ki olsam da bunun sana bir yararı olmaz. Ama bok için endişelenmemelisin çünkü onu ben söyledim, kendi irademle.” Okul zili çaldığında James arabayı çalıştırdı. Tam dönecekken Dee yi arabasına binerken gördü ve bekledi. Dee de garajdan yola çıkıp beklemeye başladı. Sonra Hailey nin arabası göründü ve -buraya dikkat- Dee onu takip etmeye başladı. Bu kız hiç de James in anılarındaki gibi değildi. James şaşkınlığını gizleyemeden “ Ha siktir!” diye söylendi ve o da Dee yi takip etmeye başladı. Buna itiraz etmedim çünkü söyler misiniz insan neden biraz önce boğazladığı birini iyi bir amaca yönelik takip etsin?
“ Hailey nin evi okula 20 dakika falan uzaklıkta. Sence onu takip edip ne yapacak?” diye sordu James.
“ Sesli mi düşünüyorsun yoksa cidden cevap mı bekliyorsun?” dedim.
“ Düşünüyorum!” diye bağırdı James.
Sonra Hailey Dee nin onu takip ettiğini anlamış olacak ki hız sınırını bir hayli aştı. Sırasıyla Dee ve James te aynı şeyi yaptı. Sonra Dee Hailey i bırakıp sola doğru sert bir dönüş yaptı ve duvara tosladı. Dehşet bir güm sesi çıktı ve güzelim Camaro dağıldı. James hemen midemin kalkmasına neden olan frene bastı. Ve arabadan indik. Arabanın yanına kıza iyi olup olmadığına bakmaya gittiğimizde gözlerimize inanamadık. Dee orada değildi ve arabadan çıktığını da görmemiştik.
“ Lanet olsun. Bunun bana garip olmadığını söyle Cass?” dedi.
“ Üzgünüm ama normal olduğunu – benim için bile- pek sanmıyorum.” Diye yanıtladım.
“ Sence neden böyle bir şey yapmış olabilir? Çünkü bilinçliyse intihar sayılır.” Bir şeyler söylememi bekliyordu. Şaşkınlıktan mı korkudan mı ayırt edemedim ama dizleri titriyordu.
“ Bence senin takip ettiğini gördü ve artık her ne yapacaksa görmeni istemediğinden dikkatini başka yöne çekmek için duvara çarptı. Tabiî ki bunu yaparken de ona bir şey olmayacağının farkındaydı, yani yok olacağının. Ama asıl soru şu bunu nasıl yaptı?” bunu yapabilecek şeylerin çarşaf gibi bir listesini yapabilirdim. Ama James in anılarını düşündüğümde bu kızın o listedeki hiçbir şeye uymadığını biliyordum. Gayet masum görünüyordu, ta ki düne kadar.
James merakın doruklarında telefonunu çıkarıp Dee yi aradı. Ama açmayacağını ikimizde biliyorduk. Dün gittiği parka gidip saatlerce oturduk. Hava kararmaya başladığında James kalktı. Arabaya atladı. Ama eve gitmiyordu. Dee ye gidiyordu. Evlerinde ışığı yanan tek yer Dee nin odasıydı bu da annesinin evde olmadığını gösterirdi. James arabadan inip kapıyı 2 kere çaldı. 3. çalışta kapı açıldı. Ve o 2 saniyelik bakışma her şeyi anlamama yetti. Kontrolü hemen elime aldım. Ve James in yakarışlarına “ kapa çeneni!” diye yanıt verdim.
“ Senin ne işin var burada?” dedim.
“ Seninle her karşılaşmamızda aynı tepkiyi mi vereceksin Cassiel? Ne işim olduğunu çok iyi biliyorsun. Tıpkı benim de seninkini bildiğim gibi. Ee, görüşmeyeli nasılsın? 666 yıl önce kabalığın ve yüzündeki şu aptal ifadeden dolayı tanışma fırsatımız olmamıştı ama geç değil. Adım Aphrael. Ah, hadi kapa şu ağzını.” Elini uzatıp ağzımı kapadı. O anda onun kim olduğuna %100 emin oldum. Elini çekerken bileğinden yakaladım.
“ Bu nasıl olur? Onlar birbirini seviyor. Bunu yapamazsın. Yapamayız.”
“ Ah, tatlım bu Romeo hallerinle gerçekten çok tatlısın ama başka seçenek olmadığını ikimizde biliyoruz. İnsanlarla uğraşmanın eğlenceli olduğunu kabul ediyorum ama inan bana ben bile bu halimden memnun değilim. O yüzden, zaten cehennem olan hayatımın içine bir de sen sıçma. Hah ah! Ne kadar ironik oldu dimi?”
“ Ee, planın ne? Kıza birilerini öldürtmeye kalkmayacaksın dimi?” hala bileğinden tutuyordum ve o buna karşı koymuyordu.
“ Şu an için yok ama yarın ne gösterir bilemem tatlım. Hem zaten sana önceden gel beni durdur diye haber verecek de değilim. Ee, senin planın ne? Bütün gün şu salakların peşinden koşup Romeoculuk oynamak mı?” saldırıya geçecekmiş gibi yaklaşıyordu. Gözlerimi onun üzerinden ayırmadan;
“ Ben de sana seni nasıl durduracağımı anlatacak değilim. Şu kadarını bil gözüm üstünde.”
“ Oww, sert çocuk. Etkilenmedim desem yalan olur. Şu James in bedeni ağzımı sulandırıyor. E bende fena sayılmam. Ve biliyorsun artık insan olduğumuza göre bazı ihtiyaçlar söz konusu. Neden biraz ara verip eğlenmiyoruz?” deyip dudaklarıma yapıştı. Öptüğüm kişi Dee olmasına rağmen James bile tiksinmişti. Çünkü içinde Aphrael ın olduğunu o da biliyordu. Nefes nefese geri çekilirken bileğini tutmaya devam ettim. Hoş, güzel, nefes kesici gibi sözcüklerle Aphrael ın adını yan yana getirmemeye çalışıyordum. Özellikle düşüncelerimde.
“ Ne yaptığını sanıyorsun sen? Michael bunun yasak olduğunu söylerken makyaj mı tazeliyordun?” diye bağırdım. Ama sesim eskisi kadar etkili çıkmıyordu. Kafam çorba gibiydi. Ama buna izin veremezdim. Çünkü onun tam olarak istediği şey de buydu. Ben erkeklik konusunda acemiydim ve o bunu biliyordu. Beni kullanmasına izin veremezdim. Derin bir nefes alıp verdim.
“ Hatırlatırım sana yasak. Hem yasak olduğu için mi geri çekildin istemediğin için mi Cass? Birbirimize karşı dürüst olalım lütfen. Beni öpmek hoşuna gitti mi gitmedi mi? Eğer doğruyu söylersen bir daha asla böyle bir şey yapmam.” yüzlerimiz arasında sadece 2–3 santim vardı ve açıkçası bu beni korkutuyordu. En makul cevabı verdim.
“ İkisi de. Yani yasak ve hoşuma gitmedi.” Ah, kızardığımın farkındaydım. Beynim savaş veriyordu sanki. Hissettiklerim ve yapmak zorunda olduklarımın, iyinin ve kötünün savaşıydı bu. James “ kafayı mı yedin sen? Bedenimin bir şeytan sürtükle yiyişmesine izin veremezsin.” Diye bağırıyordu. Ve ben daha da gergin görünüyordum. Gergin göründükçe de Aphrael ın hoşuna gidiyordu.
“ Yalan söylüyorsun ve sana hiç yakışmıyor Cassiel.” Bunları söylerken sesi çok ciddiydi. Yeşil gözleri de. Beni delip geçen gözleri. Savaşmak zorunda olduğum şeytanın gözleri. Dudakları tekrar dudaklarıma deydiğinde dizlerim titriyordu. Ne yapmak istediğimi de ne yapacağımı da bilmiyordum. Bu durumlarda en iyi şey oluruna bırakmaktır. Ama herkes yanılabilir değil mi? Umarım yanılmazlar diye düşünerek onu kendime çektim. Şaşırdı. Bunu görebiliyordum. Sonra beni yakamdan tutup içeri çekti. Kapıyı ayağıyla itti. Kontrol ondaydı. Ve benim bunu durdurmam gerekirken düşündüğüm tek şey; erkekliğin sert yanlarını ona göstermekti. Onu döndürüp duvara doğru ilerledim. Dudaklarımı çekmeden. Sırtını duvara dayadım ve bunun hoşuna gittiğini anladım. James in sesi beynimi deliyordu. Ama kendimi durduramıyordum. Durmak istemiyordum. İnsanların nasıl 6 milyar olduklarına şaşmamak lazım.. Hormon ve onunla gelen her ne varsa zehir gibiydi ve vücuduma hükmediyordu. Bu kadar zayıf olmamalıydım. Onu bacaklarından kaldırıp daha da sert öpmeye başladım. Sonra ceketimi çıkarıp bir yere fırlattım. O gömleğimin düğmelerini açmaya çalışırken bende onun göğüsleriyle oyalanıyordum. Sonra çan sesleri duydum. Evet, çan sesleri. Mideme kazık yemişim gibi hissettim. “Ah!” diye haykırıp geri çekildim. Acı o kadar kuvvetliydi ki artık dizlerimin üstündeydim. Aphrael “ Cassiel, iyi misin? Eğer numara yapıyorsan, bu sefer elimden kurtulamazsın söyleyeyim.” Dedi. Sesinin endişeli çıktığına inanamayarak gözlerine baktım. Şaşkınlık orada gördüğüm tek şeydi. Acım hafifleyince ayağa kalkıp gömleğimi ilikledim. Ceketimi yerden alıp üzerime geçirdim. Bu bir uyarıydı. Mideme yediğim kazık. Ondan uzak durmalıydım. Ah, tanrım beni affet. Kendime inanamayarak onun gözlerine baktım. “ Bir daha bana dokunursan seni öldürürüm.” Dedim. Sesimdeki ciddiyete ben bile şaşırmıştım. Gözlerinde bir an korku gördüm. Ama sadece bir anlıktı ve yerini karanlığa bırakırken o gülümsüyordu.
“ Özür dilerim, tatlım. Sanırım baban oğluna gelin olarak beni istemiyor. Neyse bir dahaki sefere artık.” Dedi. Dalga geçiyordu galiba.
“ Çok beklersin, sürtük. Bir daha ki sefere olacak şeyi söyleyeyim dibine kadar boka batacaksın.” Dedim bende kendimden emin bir şekilde ve gülümseyerek. Kapıyı çarpıp arabaya bindim. Ve kontrolü bir daha hiç almamayı dileyerek James e geri verdim.

5 yorum:
ya yorum yok yada ben göremiyorum :D
yorumlarda bi sorun vardı heralde bak seninki çıktı şimdi
cidden çokk güzel ben yeniüye oldm girişi 2 bölümü okdm çok sürükleyci ve diğer bölmleri sabrszlkla bekliorum :DD
teşekkürrr edermm:DD ciddisin ama demi? yani bi sorun varsa eleştiriye her zmn açığız söyleyebilrsin Svdecim:D
hayr cidden çook güzell ben bu kadr değşk bi konu beklemiodm :DD
Yorum Gönder